El Matador Beach, Malibu

 

Türkiye’den Amerika’ya göç edeli bugün tam 1 sene oldu. Bir sene önce bu yazıyı yazdığım saatlerde havada bilinmezlikler içerisinde İstanbul’dan Los Angeles’a doğru uçuyormuşum. Normal bir taşınma süreci tüm eşyaları kutulara doldurup kamyonlara yükleyerek gerçekleşirken bizimki 14 saat boyunca 10 bin mil uçacak bir uçak kaç adet bavula izin veriyorsa o kadar bavul ile gerçekleşti. O kadar az eşya alabildik ki yanımıza bavulları açtığımızda içlerinden bir avuç eşya çıkmıştı. Normalde kaç kere taşınma süreci ile ilgili yazı yazıp sildim bilemiyorum. İçimdekileri paylaşmaktan çekindiğimden ve kendime saklamak istediğimden bu yazıyı yazmaya hazır hissetmem için koskoca bir senenin geçmesi gerekiyormuş.

 

Santa Monica

 

Herkesin en merak ettiği sorunun neden taşındığımız ile ilgili olduğunu biliyorum. Taşınmamızın sebebi darbe veya patlamaların gerçekleşmesi değildi çünkü Türkiye’de henüz bu zorlu süreç başlamamıştı. Her şey şubat tatili için olası rota arayışına girdiğimizde başladı. Ben Namibya’ya gitmek istiyordum fakat Talha’nın Amerika’da fuarı olduğu için oradan Afrika’ya uçacak kadar çılgın olmadığını net bir şekilde belirtmesiyle bu fikrimden vazgeçmiştim. O zaman istemesem de mecbur Amerika’ya gidecektik zaten ne yapsak tüm yollar Amerika’ya çıkıyordu. San Francisco, Las Vegas, Arizona üçlüsünden oluşan bir program yaptık ama amaç sadece seyahat edip evimize geri dönmekti. Hayatın verdiği mesajlara açık biri olarak burada bizi bekleyen bir şeylerin olduğunu hissetmiştim ve seyahatin sonlarına doğru Amerika’ya taşınma ihtimalini eşimle paylaştım. Tabi bu fikrime eşim ilk başta çok güldü çünkü imkansızdı ayrıca burada yaşayan arkadaşlarımızla buluştuğumuzda ”İnsan ülkesini bırakıp nasıl buralarda yaşar?” dediğimi hatırlattı. İstanbul’a döndükten birkaç gün sonra eşime işten birinin Amerika’ya taşınması gerektiği ve gitmek isteyip istemediği sorulduğundaki şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Hayatta her zaman konfor çemberinden çıkılmadıkça bir şeylerin değişmeyeceğini düşünmüşümdür. Her gün aynı şeyleri yapıp hayattan değişik sonuçlar beklemek tam bir çılgınlıktı. Bazen sil baştan yapmak, kendini zorlamak, korksan da cesaretini toplayıp yola çıkmak hiç tahmin edemeyeceğiniz kapıları açabiliyordu. Şubat ayında seyahate gittiğim Amerika’ya Mayıs ayında taşınacağımı söyleselerdi kahkahalarla güler hayatta inanmazdım.

Taşınmaya karar verdiğimiz sıralarda keyfime diyecek yoktu fakat elveda vakti yaklaştığında sebepsiz ağlamalar, iç burulmaları, biz ne yapıyoruzlar baş göstermeye başladı. Tüm sevdiklerimden, geçmişimden, arkadaşlarımdan, kendimden kopma süreci gerçekten çok zordu. Giderken koşturmaktan çok bir şey düşünemiyorsunuz ama uçağa binince kalbinizdeki o burulma hissi tekrar geri geliyor. Amerika’daki ilk günümüzü çok net hatırlıyorum. Koskoca okyanusu geçmiş, THY’nın en uzun uçuşlarından birini yaptığı Los Angeles şehrine inmiştik. Bavulları kiraladığımız arabaya yükleyip, önceden yatak ve koltuk sipariş verdiğimiz evimize karanlıkta varmıştık. Ev ile hiçbir geçmişimiz yok, komşuları tanımıyorum, hele havasını suyunu hiç bilmiyorum ve bundan böyle burada yaşayacaktım öyle mi?

Venice Beach

 

O gece ”Biz ne yaptık?”, ”Çıldırmış olmalıyız sıfırdan nasıl bir hayat kuracağız?” düşünceleri peşimi bırakmasa da yorgunluktan ve jetlagden derin bir uykuya dalmışım. Amerika’ya seyahat etmek başkaydı, Amerika’da yaşamak ise bambaşkaydı. Daha önce hayatımızın farklı dönemlerinde Amerika’da yaşadığımızdan, bu kültürü bildiğimizden ve diline hakim olduğumuzdan alışma süreci rahat geçti. Şu anda yıllardır burada yaşıyor gibi hissediyorum ve iyi ki diyorum. Ama eğri oturup doğru konuşalım 30 ‘dan sonra göç etmek o kadar da kolay olmuyor. Bir avmde gezerken ortaokul arkadaşınıza rastlamanız, sevdiklerinizi istediğiniz zaman görme lüksünüz asla olmuyor. Sevdiklerinizi aramak için ise sürekli saat hesaplamanız gerekiyor. Nitekim ben yatarken herkes uyanıyor, ben uyanırken herkes yatmaya hazırlanıyor. Tüm krallığınızı ve kurduğunuz düzeni geride bıraktığınızdan göç ettiğinizde yeni doğmuş bir bebek gibi sıfırdan başlıyorsunuz hayata. 

Malibu

 

Kızım Ela’ya gelince; Amerika’ya taşınacağımızdan habersiz 1 yaşından itibaren kendisi ile sadece İngilizce konuştum. Tasvip etmeyen desteklemeyen de oldu, doğru yaptığımı pes etmemem gerektiğini düşünen de oldu. Sayısız kaynak okuyup bilimsel makaleleri araştırdığımda ikinci bir dili öğretmenin sayısız yararı olduğunu öğrendim ve hemen bir karar aldım. Bir ebeveyn bir dil diye yola çıkarak Türkçe konuşmayı bırakıp kızımla 3 seneye yakın sadece İngilizce konuştum. Sonuçlar inanılmazdı. Hem Türkçe’yi hem de İngilizce’yi aynı anda konuşmaya başladı. Amerika’ya taşındığımızda ise dilden dolayı geçiş süreci çok kolay oldu. Şimdi ise İngilizce konuşmayı bıraktım ve sadece (arada kaçsa da) Türkçe konuşuyorum ve Türkçe kitaplar okuyorum.

 

Los Angeles

Los Angeles, Griffith Observatory

 

Şu anda kendimce büyük gördüğüm zorlukları atlattığımdan sanki tüm dünyayı fethedebilirmişim gibi hissediyorum. Hayatta her şeyin mümkün olduğuna inanıyorum. Geçmişi geçmişte bırakıp yarını düşünmeden hayatımı dolu dolu yaşamaya özen gösteriyorum. İstemediğim şeylere odaklanmak yerine ne istediğime odaklanmayı öğrendim. Cesaretli olmanın korkmamak anlamına gelmediğini, korkudan kurtulana kadar korkunun üzerine gitmek gerektiğini de artık çok iyi biliyorum. Biz istesek de istemesek de hayatta herşey her an değişiyor ve değişmeye devam edecek. Sonsuza kadar bu dünyada yaşayacakmışız gibi bir şeylere ve birilerine tutunmayı bırakmayı öğrenmek gerekiyor. Her sabah yepyeni bir güne uyandığımda kendime şöyle diyorum; Hayatı iyisiyle kötüsüyle kabullenip kendini akışa bırakırsan yolculuğun tadını çıkarırsın ama kontrol etmeye çalışırsan akıntıya karşı kürek çekmiş olursun. Boşa kürek çekmeyi bırak ve anı yaşa.