Kalbim Marakeş’te Kaldı

Kalbim Marakeş’te Kaldı

Marakeş’e ilk geldiğim günü dün gibi hatırlıyorum. Sene 2010, yine Kazablanka’ya uçup oradan 3 saatlik araba yolculuğu ile kızıl şehir Marakeş’e varmıştık. Afrika’nın kuzey-batısında bulunan Arap ve Berberi kültürlerinin mükemmel bir karışımı olan Fas hakkında o zamanlar bilgim pek azdı. Cema el-Fna meydanına ayak bastığımdaki şaşkınlığımı gizlemek için çok uğraştığımı hatırlıyorum. Bir yanda kendinden geçercesine dans eden yılan oynatıcıları, bir yanda elime kına yakmak isteyen rengarenk peçeli kadınlar, bir yanda meydanın kalabalığı, başımı döndürmeye yetmişti. Elimizde bavullar kalelerin kuşattığı Medina’daki otelimizi ararken öylesine dar ve ıssız sokaklardan geçmiştik ki dayamayıp eşim Talha’ya, “Doğru yere gittiğimize emin misin? “ diye soruverdim. O da karşılık olarak kafasıyla, gittiğimiz yolun doğru olduğunu tasdikleyen bir işaret yaptı. Bitmek bilmeyen bir labirenti andıran sokakları geçerken bu sefer dayanamayıp “Bence yanlış geldik, böyle bir yerde otel olacağını sanmıyorum.” sözleri ağzımdan dökülüverdi. Az önce gördüklerimin etkisi altında olan, yol yorgunu bünyem sinirlenmeye çok yatkındı. Sonunda toprak rengi eski bir sokağın üzerinde bulunan ve üzerinde A4 kağıdı kadar bir tabelası olan basit bir kapının önünde durduk. Bu kadarı yeterdi, burası bir otel olamayacak kadar ıssızdı diye düşünürken kapı gıcırtıyla açılıverdi. Kapının ardında yüksek tavanlı, içi yeşil yapraklı bitkilerle süslü mermer bir avlu tüm ihtişamıyla bizi karşılıyordu. İçerideki renkli mozaik havuzun ortasından akan su sesine, yasemin kokusu eşlik ediyordu. İşte ilk defa o an Marakeş’le aramızda derin bir bağ oluştuğunu hissettim.

 

Taze nane çayı ikram edilirken

 

Bu seyahatimin ardından 2 kere daha hayran olduğum bu ülkeye ve şehre geldim. Son gidişimde artık gezilecek ve görülecek her yeri gördüğüme göre istediğim yerde, istediğim kadar kalabilir, dilediğim kadar fotoğraf çekebilirdim. Peki hiç hesapta yokken ve ben dünyanın bir diğer ucu olan Kaliforniya’ya taşınmışken nasıl olmuştu da yolum tekrar buraya düşmüştü?

 

La Mamounia

 

Her zaman söylerim, ilk başta gideceğim yerleri ben seçerken, bir süre sonra ülkeler ve şehirler beni seçmeye, daha doğrusu çağırmaya başladı. Elime bir dergi geçse Marakeş fotoğrafı çıkıyor, satın aldığım bir ürünün altında “Made in Marrakech” yazıyor, yakın bir dostum Marakeş’e yapacağı seyahati anlatıveriyordu. Evrene kulak veren biri olan ben, üst üste Fas’tan gelen mesajlara daha fazla dayanamadım. Evren yine her zaman hareketi alkışladığından, Marakeş’e gitmenin yollarını araştırırken buldum kendimi. Her şey çorap söküğü gibi geldi. Evet, Marakeş beni gerçekten çağırıyordu çünkü tüm denemelerim başarıyla sonuçlandı. Bilet ve uzun zamandır takip edip iç geçirdiğim otele rezervasyonumuz yapılmıştı. Kalbim, kanı damarlarıma öylesine hızlı pompalıyordu ki kendimi sakinleştirmek için her yolu deniyordum ama kalbimin tek istediği coşkuyla atmaktı. Kaliforniya’daki evimizde bu şekilde evde başı kesik tavuk gibi bir süre dolaştım ve yorulunca bir köşeye yığılıverdim. Eğer şaşırdıysanız, bende seyahat etme fikrinin yarattığı etki tam olarak bu.. Duyduğum bu heyecanın beni bir serüvenden diğerine taşındığından şüpheleniyorum. Daha fiziksel olarak gitmemişken, ruhum önden gidip kokuları ve sesleri bana taşıyordu sanki. Yoksa bir yere henüz gitmemişken nasıl duyarsın kalabalığın sesini, nasıl alırsın taze açmış yaseminlerin kokusunu?

 

Marakeş Pazarları

 

Sene 2017, aylardan Aralık ama daha çok sonu gibi.. Marakeş gündüz kemikleri ısıtırken, güneş battığı an kara kışa teslim oluyordu. Yakın arkadaşım ve kardeşim diyebileceğim Zeyneb ile inanılmaz bir serüvenin içinde buluyoruz kendimizi. Oturup plan program yapmıyoruz ve akışa bırakmaya karar veriyoruz. O da daha önce bu ülkeye geldiğinden, Fas kültürünü tanıyor ve sık seyahat ettiğinden tencere kapak misali, tığ işi gibi her şey yolunda ilerliyordu.

 

El Fenn’deki Odamız

 

 

Medina’nın yani kalelerin içinde yer alan otelimiz El Fenn’e giriş yapıyoruz. Çok güzel ve bohem bir yer olduğunu biliyorum ama gerçeğini görmek ikimizde de büyük bir heyecan dalgası yaratıyor. Yine aynı hikaye; dar sokaklar, A4 kağıdı kadar bir tabela ve otelin içi harikalar diyarı.. Yüksekten döküldüğü için buharları etrafa yayılan mis kokulu taze nane çayları elimize kibarca tutuşturuluyor. Güneşin batışıyla üşümeye başlayan vücudum, sıcacık nane çayı ve gürül gürül yanan şömineden yayılan tatlı sıcaklıkla kendine geliyor. Şöminenin etrafında kedi gibi uyuyan kaplumbağalar ilgimi çekiyor. Onları besledikten sonra turkuaz duvarları ve yüksek ahşap tavanları olan odamıza giriyoruz. Gözüme masada bulunan rengarenk güller takılıyor. Hemen kokluyorum ve ardından kendime küçük bir cimdik atarak rüyada olup olmadığımı kontrol ediyorum.

 

Hande ve Zeyneb

 

Hayır hepsi gerçek, en çılgın hayallerimin ortasına düştüğümü farkediyorum ve bunu Zeyneb’e sık sık tekrarlıyorum. Bavullarımızdan rengarenk kıyafetlerimizi çıkarıp dolaplara yerleştiriyoruz, en favorilerimizi ertesi güne giymek üzere ayırıyoruz. Kıpkırmızı duvarları olan ve üzerinde sayısız siyah beyaz fotoğrafın bulunduğu otelin restoranına gidiyoruz. Menülerde genelde iki çeşit yemek var, ya Tajin ya da Kuskus. İkisi de bir Türk’ün ağzına layık lezzetler, hangisini sipariş versen lezzetli. Ben vejeteryan kuskus sipariş veriyorum. İnce, sade haşlanmış bulgurun üzerine yine haşlanmış sebzeler var. Üzerine domatesli sosu döktüğün zaman eşsiz bir Fas yemeğine dönüşüyor.

 

Terasta kahvaltı

 

Ertesi gün tam saatler 6:30’u gösterirken yüksek tavanlı geniş odamızda gözlerimi açıyorum açmasına ama Türkiye saatiyle aslında 9:30 suları. Nemsiz çöl iklimi bana iyi geldiğinden prensesler gibi uyuduğumu fark ediyorum. Pencereyi kapatan ahşap güneşlikleri açar açmaz pırıl pırıl parlayan bir güneş beni selamlıyor. Teras katına çıkıyoruz, henüz güneş çöl iklimine sahip şehri ısıtmaya başlamamış içimiz titriyor ama güneşin az da olsa ısıttığı, rengarenk yastıklarla süslü bir masaya oturuyoruz. Benim elimde fotoğraf makinesi, anı kaçırmamak için özel bir çaba gösteriyorum. Kuşlar o kadar güzel ötüyor ki, hepsini koca bir kafese doldurup Galata Kulesi’nden aşağı, İstanbul’un masmavi göklerine salmak istiyorum. Sokaklar ve otel portakal bahçeleriyle sarılı olduğundan kahvaltıda da taze sıkılmış, şeker gibi portakal suları ikram ediliyor.

 

Cema el-fnaa Meydanı

 

Karnımız ve gözümüz Fransız usülü kahvaltı ile doyar doymaz kendimizi Marakeş’in eski sokaklarında buluyoruz. Yorulmak bilmeden, şehrin canını çıkartırcasına yürüyoruz, yürüyoruz ve yürüyoruz. Gün sonunda sayısız fotoğraf çekmiş ve ellerimizde satın aldığımız halılarla koşar adımlarla otele giderken uzun zamandır atmadığım türden bir kahkaha atıyorum. O kadar gülüyorum ki diyaframım hiç dolmadığı kadar hava ile doluyor ve sanki içeride biriktirdiklerimden o anda tamamen arınıyorum. Dur durak bilmeden kısıtlı zamanımız var diye canım Zeynebi öyle koşturmuşum, öyle yormuşum ki bir sonraki programa yetişmek için kapasitesinin sınırlarını zorladığını fark ediyorum. İkimizde iyice gülüştükten sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz. Biraz geç kalsa da süremizin sonuna doğru bana “hadi” demeyi yasaklıyor, bir de “lütfen teşekkür etme artık.” diyor.

 

El Fenn

 

Neden sürekli teşekkür ettiğime gelince, yine böyle yoğun gezdiğimiz bir gün, odaya geliyoruz ve o yorgunlukla hemen bir Nespresso kahve yapıyorum. Oda büyük olduğu için serin, hemen resepsiyonu arayıp şömineyi yaklamalarını rica ediyorum. Gürül gürül yanan ateş odayı ısıtıyor ve bende kahvemi yudumlarken çektiğimiz fotoğrafları inceliyorum. Hava kararmış, saatler 11:11’i gösteriyor. Dışarıya gözüm ilişiyor ve o da ne! Hemen karşı sokakta yerde yatan üzeri incecik örtülmüş uyuyan birine gözüm takılıyor. Fas’ta sokakta yatan insan görmek, dilencilerle karşılaşmak şaşırılacak bir durum değil. Türkiye’nin 30-40 sene önceki hali ile karşılaştırabiliriz. Krallıkla yönetilen ülkede çalışma şartları ağır ve kazanç az. Siz yanlışlıkla birinin tezgahına baksanız anında yanınıza gelip size bir şeyler satmaya çalışıyor. Para kazanmanın aslanın midesinden geçtiği bu yerde gördüğüm manzaralar beni derinden etkiliyor.

 

 

 

Bahsetmeden geçemeyeceğim bir gün batımına şahit olduk. Bir sürü işi halletmiş, alışverişleri yapmış, tüm görmek istediğimiz yerleri görmüş bir şekilde otele oldukça yorgun dönüyoruz. Ben Marakeş’e, sadece 1 aylığına gelmiş olduğum İstanbul’dan uçtuğum için ekstra yorgunum ama kimseye çaktırmıyorum. Teras katına çıkıp kendimize tepede rahat bir yer bulup, batmaya başlayan güneşi izlemeye başlıyoruz. Şehir yavaş yavaş kızılın tonlarına bürünmeye başlıyor. Arka planda şehri uzaktan sarmalayan, tepelerine hafif kar yağmış olan Atlas Dağları da renk cümbüşünden nasibini alıyor. Gecenin en karanlık saatlerinde bile öten kuşlar gün batarken sanki daha bir ağdalı ötüyorlar. Güneş, karşımızda bulunan yüksek palmiyelerin ardından yavaş yavaş batmaya başlıyor. Manzara öyle büyülü, öyle huzurlu ki rüya mı görüyorum diye düşünmeden edemiyorum

 

Souk Medina

 

Fas ve Marakeş belki herkesin seveceği ve beğeneceği türden bir yer değil ama benim kalbimde büyük bir yeri var. Temiz değil, yeteri kadar gelişmemiş veya sokakları güvensiz diyenler çıkabilir ama bunların hepsi burayı oluşturan dokunun bir parçası. Ön yargılarınızı ve korkularınızı bir kenara bırakıp seyahat ettiğinizde, hatta hayatınızı korkulardan uzak bir şekilde yaşamaya başladığınızda tüm çarklar lehinize dönmeye başlıyor. Korku sizi olduğunuz yerde kalmanıza sebep olan bir histir. Bırakın uzak diyarlara tek başınıza seyahat etmeyi, karşıdan karşıya geçerken bile korku size büyük zorluklar yaşatabilir. 

 

Jardin Majorelle

 

Seneler önce pazarlık yapmaya bile utanırken bu sefer gösterdiğim performanstan çok memnun kalıyorum. Burada sistem bu şekilde işliyorsa ortama ayak uydurmak durumundayım. Seneler önce buraya ilk geldiğimde çok korkup küçük bir panik atak geçirmişken aradan geçen zaman beni olgunlaştırmış ve kendime olan güvenim iyice cilalanmıştı. Biz yine önlemimizi, yanımızda değerli eşyalar bulundurmayarak alıyoruz. Cema el-fnaa Meydanı’nda yemeklerin satıldığı yer en çok rahatsız edileceğiniz yerlerden biridir. Size menü gösterip portatif restoranlarında yemek yemenizi isteyebilirler hatta kimi zaman kolunuza bile dokunabilirler ama siz tavrınızı net olarak belli ettikten sonra bir problem yaşayacağınızı düşünmüyorum. Souk’ta yani pazarda gezerken Google Maps’den yardım aldık fakat bir ara gerçekten kaybolduk. Kaybolduğumuzu fark eden bir genç bize ”Meydana bu taraftan gidiliyor.” dedi ve biz de teşekkür ettik etmesine fakat önden giderek bize yolu göstermeye devam ediyordu. Mağazalara bakıyor gibi yaparak oyalansak da bir türlü peşimizi bırakmadı. Biz zaten telefona bakarak yolu bulduk ve her yerde tabelalar vardı fakat yanımıza gelip bizden para istedi. Bende her yerde bulunan tabelaları gösterince sinirlenip bir şeyler söyledi. Yaşadığımız tek ilginç olay buydu diyebilirim. Daha sonra sakin sokaklardan geçmemeye karar verip kalabalığın içine karıştık.

 

La Mamounia

 

 

Notlar

Bu seyahat boyunca Riad El Fenn’de kaldık. Burası 28 odası olan meydana yürüme mesafesinde olan bohem bir otel. Otelde kalanlara anahtar verilmiyor ve açıklama olarak kendinizi evinizde hissetmeniz için verilmediğini anlatıyorlar. Bu arada bizim kaldığımız odanın kapısı dışardan kapanmıyordu ve hep yarı aralıktı. İlk başta bilgisayar, fotoğraf makinesi ve lensleri düşününce biraz rahatsız oldum ama takılmamayı tercih ettim. Otel ünlü Virgin’lerin sahibi Richard Branson’ın kızkardeşine ait dolayısıyla her köşesi sanat eseri gibiydi ve beni yoğun bir ilham denizine sürükledi. Bizim kaldığımız yer haricinde çok güzel oteller var tabi ki ama sanırım yüz kere gelsem yine burada kalırdım. 

 

 

Yemek yediğimiz yerlerin ismine gelince; La Mamounia Fas’ın tartışmasız en ikonik oteli, burada havuz başında düzenlenen açık büfe brunchlardan (Le Pavillon de la Piscine) birine katıldık. Otelin içinde bir de Fas mutfağı sunan La Moracain bulunuyor ki yemekler ve mekan gerçekten çok güzel. Öğlen yemek için pazarın tam kalbinde bulunan Nomad Marrakech geniş terası ile tercih edilebilir. İlk akşam meydana bakan La Marakchi’de yemek yedik. İçerisinin dekoru. mumlar, canlı müzik ve yemekler ortalamanın üzerindeydi dolayısıyla rahatlıkla tavsiye edebilirim. Güzel yemekleri, dansözleri ve loş ortamından büyük keyif aldığımız Comptoir Darna’ya ise bir akşamınızı mutlaka ayırın. 

 

 

Majorelle Garden, Ben Youssef Medrasa, Bahia Palace, Koutoubia Camii görülmesi gereken yerler arasında.

Alışveriş konusuna özellikle değinmek istiyorum çünkü burada farklı ve el yapımı objeleri çok uygun fiyatlara satılıyor. Ben değerini Amerika’ya taşındıkta sonra anladım çünkü buradaki lüks firmaların çoğu halılardan sepetlere kadar ürünlerini Fas’ta yaptırıp yüksek fiyatlara satıyor. Meydanda satılan ürünleri hem fiyat hem de çeşitlilik açısından almamanızı tavsiye ederim. Pazarın derinliklerine girildikçe çeşit artarken fiyatlar düşmeye başlıyor. Labirenti andıran pazarda size isim versem bile bulma ihtimaliniz oldukça düşük ama argan yağı ile ilgili size vereceğim adresi mutlaka bir kenara yazın. Majorelle Garden’a giderken yol üzerinde The Moroccans isimli bir mağaza var. Dünyanın en güzel kokulu kremlerini ve argan yağlarını burdan alabilirsiniz. Hatta benden selam söylerseniz indirim bile yaparlar.

 

 

İnterneti rahat kullanmak için havalimanında ücretsiz verilen Orange firmasına ait bir sim kart alıp daha sonra telefonların satıldığı herhangi bir yerden 5 euro karşılığında 5 gb internet alabilirsiniz. Her yerde olduğu gibi taksilerde de pazarlık yapılıyor. Eğer taksiye binmeden önce gideceğiniz yerin gerçek ederiniz öğrenirseniz fazla bir fiyat ödemiş olmazsınız. 

Önceden Marakeş hakkında yazmış olduğum yazılara buradan ulaşabilirsiniz;

Çocuk ile Marakeş 

Marakeş Rehberi

Marakeş’te Gezilecek Yerler

Fas’ta Ne Yapılır?

 

 

 

 

SaveSave

SaveSaveSaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

Big Bear Gölü, Kaliforniya

Big Bear Gölü, Kaliforniya

Big Bear Gölü, Kaliforniya eyaletinde San Bernardino Ulusal Ormanı’nın içinde yer alan yeşilliğin bol olduğu ve Kaliforniyalılar tarafından oldukça sık ziyaret edilen bir tatil bölgesidir. Özellikle Los Angeles, Orange County ve San Diego’ya yakınlığından dolayı kışın burada haftasonları ev kiralayarak veya kamp yaparak geçirmek oldukça popüler. Güney Kaliforniya’nın havası ılıman ve sıcak olduğu için karın düştüğü nadir yerlerden biri olması burayı oldukça cazip kılıyor. 

 

Big Bear

 

Kaliforniya’da yaşadığımızdan ve bizim eve yaklaşık 2 saat araba yolculuğu uzaklığında olduğundan uzun zamandır buraya gelmek ve burada kamp yapmak istiyorduk. Yolculuğun daha maceralı olması için 1973 model bir VW kiralayıp gece de içinde kaldık. Tabi ki karavan eski olduğundan kullanmak oldukça zor oldu. Ben düz vites kullanmayı bilmediğimden tüm yolu Talha kullandı. İçerisinde klima olmayınca terleyince camı açtık, üşüyünce de kapadık. 🙂

 

Big Bear

 

Gitmeden önce Pineknot Kamp alanından yer kiraladık çünkü kafanıza göre herhangi bir yerde kamp yapamıyorsunuz. İyi ki önceden rezervasyon yapmışız çünkü hiç yer olmadığından gelenleri geri çeviriyorlardı. Amerika’da kamp yapmak oldukça güvenli ve sizin için her şey önceden düşünülmüş oluyor. Arabanızı çekeceğiniz yerden, ateşinizi yakacağınız yere, tuvaletlere ve duşlara kadar herşey sizin için düşünülmüş. Etrafın ve tuvaletin temizliği ise sizi hayrete düşürebilir. 

 

Big Bear

 

Yolda gelirken markete uğradığımız için her türlü yiyecek ve içecek türünden ihtiyacımızı marketten alıp arabaya yüklemiştik. Big Bear’a geldikten sonra ise benzinlikten paketlerde satılan odunlardan aldık. Alana yerleştik, güzel bir ateş yaktık ve akşam sofrasını bize temin etmiş oldukları ahşap piknik masasının üzerine kurduk. Hava Los Angeles’da +30 C olmasına rağmen Big Bear’a yaklaşınca oldukça serinleyip 20 C’lere düştü. Hava kararınca ateşin etrafında toplanıp marshmallow yedik ve mısır patlattık. Akşam gökyüzündeki yıldızlar cam gibi net görünüyordu, havası bile mis gibiydi. Akşam karavanın üstünü açtık ve kocaman bir çadır oldu, alt tarafta da yatak olan koltuğu açınca harika bir otele dönüştü. Akşam dereceler oldukça düştüğünden sizi soğuktan koruyacak giysi ve gereç getirmenizde fayda var. Bu arada kamp yapmak istemezseniz günlük kiralayabileceğiniz harika göl manzaralı kabinler ve ahşap kulübe evler bulunuyor.

 

Big Bear

Pine Knot Campground

 

Big Bear’deki restoranların çoğu klasik Amerikan tarzı restoranlardan oluşuyor. Zaten kasaba kısmı çok büyük değil dolayısıyla bir kaç isim öne çıkıyor yemek anlamında. Güzel bir kahvaltı yapmak için Grizzly Manor tercih edilebilir. Dev porsiyonlara sahip olan restoranda bir pankek sipariş edip iki kişi yiyebilirsiniz. Öğlen veya akşam yemeği konusunda ise Amerikan Mutfağı ile ilgisi olmayan bir yerin ismini vereceğim, restoranın ismi ”Himalayan” yani bildiğimiz Himalaya/Hint yemekleri servis ediliyor. Ben Amerikan yemekleri yemek istemediğimden alternatif olarak burayı deneyelim dedik ve iyi ki de denemişiz. ”Samosa” ve ”Kremalı Tavuk Tikka Masala” enfesti, Hint yemeği severseniz kaçırmayın. Restoran en hareketli caddelerden biri olan Pine Knot Caddesi’nde bulunuyor dolayısıyla yemek çıkışı oldukça canlı olan bu caddede yürüyüş yapabilirsiniz. Lezzetli bir dondurma için North Pole Fudge, kahve molası için ise The Copper Q’ya uğrayabilirsiniz. 

 

Himalayan Restoran

 

Kayak yapmanın, kafa dinlemenin, kamp yapmanın ve göldeki ördekleri ekmekle beslemenin haricinde Big Bear Discovery merkezine gidip kaldığınız zamanlarda yapılacak olan festival veya konser gibi organizasyonları öğrenebilirsiniz. Ayrıca isteyenler Moonridge Hayvanat Bahçesi’ne uğrayarak hayvanları ziyaret edebilir.

 

Big Bear

Big Bear Gölü’ne Bakan En Güzel Parklar

  • Boulder Bay Park
  • Meadow Park
  • Grout Bay Picnic Area (Kartal sezonundan dolayı kapalı Aralık 1’de açılıyor.)
  • Juniper Point Picnic Area

 

Big Bear’deki En İyi Kamp Alanları

  • Pineknot Campground
  • The Serrano Campground

 

Big Bear’deki En İyi Yürüyüş Parkurları (Hiking trail)

  • Castle Rock Trail
  • Pine Knot Trail
  • Woodland Interpretive Trail
  • Cougar Crest Trail

 

 

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSaveSaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

Los Cabos, Meksika ; Kaliforniya’nın Arka Bahçesi

Los Cabos, Meksika ; Kaliforniya’nın Arka Bahçesi

Los Cabos, Meksika’nın kuzeyinde bulunan ”Aşağı Güney Kaliforniya” olarak adlandırılan, ana karadan 2 milyon yıl önce kopmuş olan Baja California Sur bölgesinde bulunuyor. Amerika’da yaşadığımız ev, Meksika sınırına arabayla yaklaşık 2 saat uzakta bulunuyor ve hazır Meksika’ya bu kadar yakınken kültürünü iyice sindirmek istiyordum. Daha önceden Ela 18 aylıkken Cancun’a ve Tulum’a, Maya Kültürünü deneyimlediğimiz bir seyahatimiz olmuştu fakat Antalya’dan bir farkı olmadığı için gerçek Meksika’yı yaşayamadığımızı biliyordum. (Cancun yazısı için tıklayın.) Meksika çok büyük bir ülke ve nokta atışı yapmak çok önemli. Los Cabos ismine ise bu arayışımızın sonucunda yeni ulaşmışken, bir çok Amerikalı bu ismi çok iyi biliyordu. Meksika, Amerika vizesi olanlardan ve Amerikan vatandaşlarından vize istemiyor dolayısıyla 1,5 saat sürecek uçak yolculuğu için bir tek bilet almanız yeterli.

 

El Arco

 

 

Los Cabos’un harika plajları ve güzel restoranları olduğunu, denizin üzerinde ”El Arco” isimli doğa harikası bir kemerin olduğunu, sörf tutkunlarının tercih ettiğini, ünlü yıldızların burayı mesken tuttuğunu öğrenmiştik ama tam olarak neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Uçaktan iner inmez Ekim ayının sonunda olmamıza rağmen 35 derecenin üzerinde bir ısı bizi karşıladı. Araba kiralayıp otele giderken yeşilliklerin arasından dünyanın en büyük kaktüsü olan ”Cardon” kaktüsü gözümüze çarptı, öyle güzellerdi ki..  Artık Amerika’da olmadığımız çok belliydi ama Amerikan marketlerini görünce kendi kendimize gülüşmedik değil. Buraya gelen turistlerin çok büyük bir bölümünü Kaliforniya eyaletinden gelen Amerikalılar oluşturuyor, dolayısıyla Amerikan otelleri ve firmaları buraya şubelerini açmışlar. Biz seyahatimizi Cabo San Lucas Bölgesi ile yeni yeni popüler olmaya başlayan Todos Santos bölgelerinde geçirmek üzere planlamıştık. Cabo San Lucas, mutlaka deneyimlenmesi gereken canlı ve kalabalık bir yer iken, Todos Santos büyük otellerden sıkılıp Meksika’da olduğunu hissetmek isteyenlerin tercih ettiği bir yer.

 

Cabo San Lucas Bölgesi

Baja California Sur’un en uç noktasında kalan Cabo San Lucas veya Cabo, büyük ölçekli şık otellerin bulunduğu en hareketli ve canlı noktasıdır diyebiliriz. En güzel restoranlar ve en güzel oteller ağırlıklı olarak Cabo’da bulunuyor. Plajlar okyanus kıyısında olduğu için dalgalı ama yüzülmeyecek gibi değil. Su temiz ve berrak, kesinlikle Kaliforniya’daki dalgalı ve dibi gözükmeyen, girilmesi zor plajlardan değil. En ünlü gece klübünün Cabo Wabo ve El Squid Roe olduğu Cabo’da gece hayatı oldukça hareketli, tüm sokaklar yüksek sesli müziklerin çaldığı klüplerle ve içeride dans eden Amerikalı turistlerle dolu.

 

Los Cabos

Yemek öncesi gelen guacamole ve salsa eşliğinde tortilla

 

Burada mutlaka yapılması gereken bir şey varsa o da ”El Arco’yu” (Land’s End) yani denizin üzerinde bulunan kemeri ziyaret etmek olacaktır. Buraya gitmenin tek yolu Cabo San Lucas’taki Marina’ya gidip orada bulunan küçük ölçekli tur firmalarından biriyle anlaşmak. Kemerin kumsallı fotoğraflarları sizi yanıltmasın, 4 senede bir deniz çekildiğinde kumsal görünüyormuş. Tekneyle kemerin etrafını dolaşırken karşınıza bir sürü deniz aslanı çıkarsa şaşırmayın. Los Cabos’ta ekim ayında başlayan gri balinaların göçlerini izleyebilir, sörf yapabilir, şnorkelle dalışlar yapabilirsiniz.

Los Cabos

Todos Santos

 

Konaklamaya gelince biz burada deniz kenarında çocuk dostu olan Hilton San Lucas Oteli’nde kaldık. Normalde Hilton çok tercih ettiğimiz bir otel olmamasına rağmen yeni ve çok güzel döşenmiş temiz bir oteldi. Kendine ait bir kumsalı ve iki adet büyük havuzu vardı. Çocuklu aileler için bunlar önemli olduğundan biz bu anlamda çok memnun kaldık. Her otel çocuk almıyor hatta en güzellerin çoğu çocuk almıyor maalesef ”adults only”. 

Cabo’da yemekler ve restoranlar oldukça kaliteli ama rezervasyon şart çünkü hepsi dolup taşıyor ve yer bulmak kolay olmayabiliyor. Oteldeki restoranlara çok fazla zaman ayırmayıp önereceğim isimlere giderseniz unutamayacağınız bir ziyafet çekebilirsiniz. Hem ortamını hem de deniz mahsülü ağırlıklı Meksika yemeklerini çok sevdiğimiz Edith’s bizden tam puan aldı. Daha önceleri burada garson olarak çalışan Edith daha sonra restoranı satın alıyor ve çok şık bir mekana çeviriyor. The Office isminin aksine içi dışı rengarenk ve denizin hemen yanında kumsalda bulunan masalarda yemek yiyorsunuz, isteyen yemek arasında yüzebilirken çocuklar kumsalda kumdan kaleler yapabiliyor. Dana etli tacoları ile ünlü Las Guacamayas,  hem organik ürünler yetiştiren bir çiftlik olan hem de restoran olan Flora Field Kitchen ‘ın lezzetli yemekleri denemeye değer. Romantik ve şık bir yemek yemek isterseniz ise El Farallon’u tercih edebilirsiniz. Çok restoran ismi verdim biliyorum ama burada en çok yapacağınız şey ya yemek yemek ya da denize girmek olacak.

 

 

Los Cabos

Todos Santos

 

 

Todos Santos

Todos Santos, kalabalıktan uzakta Meksika’yı yaşamak isteyenlerin kaçtığı, arabayla yaklaşık bir saat uzaklıkta bulunan kasaba tadında şirin mi şirin bir yer. Hakkında çok şey okuduğumuz Todos Santos’a gelince biraz şaşırmadık değil. Los Cabos kadar lüks beklemiyorduk ama bu kadar bohem bir yer de beklemiyorduk. ”La Bohemia” isminde oldukça keyifli bir otel/pansiyonda kaldık. Burada plaja gidip sörf yapmaktan ve yemek yemekten başka yapılacak pek birşey yok ama dediğim gibi Meksika kültürünü yaşamak isteyenlerin sıklıkla geldiği bir yer burası. ”Hotel California ve Hotel San Cristobal” ön plana çıkan otellerden. Alışveriş yapmak için çok seçenek olmasa da oldukça ilginç bir mekan olan ve orjinal ürünler satan ”Besame Mucho’ya” bir göz atabilirsiniz.

 

 

Los Cabos

Dünyanın en büyük ”Cardon” kaktüsleri

 

 

Yemek konusunda şanslısınız çünkü burada da çok güzel yerler keşfettik. Sörf sonrası gittiğimiz çiftlik/restoran olan ve kendi ürünlerini kullanan ”Hierbabuena’yı” çok sevdik. Odun fırını pizzaları, çeşitli salataları ve yerel Meksika yemekleri çok lezzetliydi. ”Baja Beans” en popüler kahve dükkanı ve kahveleri gerçekten çok güzel. El Papayon’un egzotik meyvelerden yapılan soğuk smoothy’leri ise sıcakta çok iyi gidiyor. Todos Santos Inn Oteli’nin bahçesinde akşam yemeği çok keyifli özellikle Filet Mignon Tacoları ve Churro’ları çok lezzetliydi. 

 

 

Los Cabos

Todos Santos

 

 

Todos Santos denilince aklıma direk sörf geliyor çünkü bunun için dalgalar çok uygun ve bolca zaman kalıyor. Playa Cerritos klasik bir plaj ve genelde herkes sörf yapmaya geliyor. Denizi dalgalı olsa bile yüzmeye elverişli ve suyu tertemiz. Ders almak isterseniz Mario Surf School ismindeki sörf okulundan ders alabilirsiniz. Dersin saatine 60 dolar alıyorlar. Özel bir tesis olmadığından gitmeden önce Mario’dan şemsiye ve sandalye isterseniz size temin edecektir. Daha önce de dediğim gibi Todos Santos oldukça bohem bir kasaba ve lüksü burada aramayın. Lüksün ve herşeyin düşünüldüğü bir tatil istiyorsanız Los Cabos’tan dışarı çıkmamalısınız. Bir de El Faro isminde içerisinde havuzu ve plajı olan bir tesis var. Bizim kanımız çok kaynamadı ama seçenek olmadığından denemek isteyebilirsiniz.

 

 

Los Cabos

La Bohemia

 

 

Yucatan Meksika yazısı için tıklayın!

Meksika Gezi Rehberi için tıklayın!

 

 

Türkler ve İngilizce Konusu

Türkler ve İngilizce Konusu

Geçenlerde Amerika’da yaşayan bir arkadaşım Instagram’a neden hem Türkçe hem İngilizce yazdığımı sordu. İngilizce yeterdi, sonuçta herkes İngilizce bilmiyor muydu? Bende büyük bir çoğunluğun İngilizce’yi çok iyi bilmediğini, Türkçe yazmazsam anlaşılır olmayacağımı anlatınca oldukça şaşırdı. Onun şaşırması beni düşüncelere sevk etti. Neden İngilizce konuşmak ve anlamak bu kadar sıkıntıydı? Hele herşeyin İngilizce olduğu bir yüzyılda İngilizce bilmemek dünyadan bir haber olmakla aynı şey değil miydi? Mesela Hindistan’da nüfusun çok büyük kısmı akıcı İngilizce konuşabiliyor, denk geldiğimiz küçük dilenci çocuğun kurduğu İngilizce cümleler unutulacak cinsten değildi. Hint Okyanusu’nda bulunan Seyşeller’de, Namibya’da, Malta’da, Avrupa’nın büyük bir çoğunluğunda, akla hayale gelmeyecek ülkelerin halkı akıcı İngilizce konuşabiliyordu da bizde neden bu büyük bir eksiklikti. Aslında en büyük sebebi ”Speaking” dersinin öneminin kavranmaması ve ezbere dayalı bir eğitim sisteminin dayatılmasından kaynaklanıyordu..

Benim İngilizce ile olan yolculuğuma gelelim isterseniz. Her resmin altına mutlaka hem İngilizce hem Türkçe yazılar yazan Gümüş Pusula İngilizce’yi nerede öğrenmişti? 

Sene 1990, İstanbul’dan Amerika’nın Florida eyaletine taşınıyorduk. O dönemde Amerika’ya sadece bir kaç havayolu uçuyor, o da hangi ülkenin havayolu ise o ülkede bir kaç gün bekleniyordu. Biz Paris üzerinde Air France’la New York’a uçup Paris’te bir kaç gün uçağı beklemiştik. Ben ilkokula henüz geçmişim ve İngilizcem sıfır. İlk cümlem babamdan öğrendiğim ve hostese sorduğum ”Can I have a coke?” oldu. Bu cümleyi kurarken çok utanmıştım ama daha nice cümleler kurmak zorunda kalacaktım haberim yoktu. 

Babam Hava Harp Okulu’ndan pilot olarak mezun olmuş oldukça çalışkan ve ülkesine bağlı bir subaydı. Jet kullanıyordu, uçaktan paraşütle atlıyordu ve tam zamanlı bir babaydı. Annemle nişanlı oldukları dönemde 1 sene Texas’ta kalıp eğitimler alıyor, Amerika ve İngilizce ile erken yaşlarda tanışıyor. Sayesinde benim de hayatım jetlerin kalktığı üslerde, Top Gun filminin setinden fırlamış gibi giyinen, gözlerinde Ray-Ban’leri olan pilot amcaların arasında geçti. Babam daha sonra sağlık sebeplerinden dolayı uçmayı bırakıp, yerden o en büyük aşkı olan uçaklarla ve Türk Hava Kuvvetleri ile ilgilenmeye devam etti. O sıralar THK, Amerika’dan F-16 satın almaya karar veriyor ve babam görevlendiriliyor. 2 senede bir ev değiştirmeye alışkınız, yeni bir taşınma haberi çok normal geliyor belki ama bu sefer Amerika’daki Florida eyaletine. 90 senesinde Florida’ya ulaşması neredeyse bir hafta sürüyor, dönemin teknolojisi o kadar. Babamın İngilizcesi çok iyi onunla ilgili bir sorun yok ama annemle biz neyle karşılaşıcağımızdan habersiz uçağa biniyoruz. Bu arada internet ve cep telefonu yok, yani snap atmak, bloggerlık yok, whatsappdan mesajlaşmalar yok. O zaman uçağa binip Amerika’ya gelmek araba parasına eşit istediğin zaman ülkene gidip gelemiyorsun. Sevdiklerinle telefonda sadece arada 5-10 dakika kadar saati denk getirirsen konuşuyorsun ama genellikle mektupla haberleşiyoruz. Yeni evimizin bulunduğu Macdill Air Force Base’deki (Amerikan Hava Üssü) tek Türk çocuğum. En yakın okula yazdırılıyorum ve öğretmenime Türkçe-İngilizce minik bir sözlük veriyor babam. Eti sizin kemiği bizim şeklinde beni Amerikalı yetkililere teslim ediyor. Öğretmenim zenci ve ben ilk kez zenci görüyorum, konuşulan dili anlamıyorum ama çok da takılmıyorum ne de olsa haftasonları Disneyland’a gidip alacağım Barbie’lerin hayalini kuruyorum. Beni biraz kobay faresi kıvamında inceliyorlar. O yıllar Turkey denilince akıllarına ilk hindi geliyor, o kadar bilinmiyor güzel ülkem. Benimle az alay edilmiyor ”Yellow Turkey” diye. Okulun kütüphanesinde yoğun eğitimlerden ve testlerden geçiriliyorum. Annemin anlattığına göre toplantıda kızınız ”genius” diyorlar. Matematiğim çok iyi toplama, çıkarma, bölme, çarpma standartlarının üstünde. Tabi bilmiyorlar Türk sisteminde hepsini 1. sınıfta sana zorla ezberlettiriyorlar. Yine anneciğimin anlattığına göre 3 ay sonra Amerikalıdan ayırt edilmeyecek şekilde İngilizce konuşmaya başlıyorum. 

Okula gelen Neil Armstrong yani aya ilk ayak basan adam okula gelip elimi sıkıyor ve imza veriyor ben kendimden geçiyorum ve hemen bir karar veriyorum ”Astronot olacağım ve uzaya gideceğim.” Bir de üstüne babam beni o dönem sürekli uzaya gönderilen ”Uzay Mekiklerini” izlemeye götürüyor. Çimenlere yatıp uzaya doğru şiir gibi süzülen dev uzay gemilerini izliyoruz. Ankara’ya geri dönüş yapıyoruz ve ben tamamı dünyanın ilginç köşelerinden gelmiş bürokrat ve asker çocuklarından oluşan bir sınıfa konuluyorum. Amerika’da geçirdiğim 2 sene beni çok değiştirmişti ve en büyük hayalim bu ülkeye tekrar dönmekti ama bilmediğim bu hayalimin gerçekleşmesi için 20 sene daha beklemem gerekiyordu. 

Tabi ki Türkiye’nin uzaya yatırımı hiç bir zaman olmadığı için astronot olma hayalimden gözyaşları eşliğinde vazgeçmek zorunda kaldım. Yabancı kültürler içimi kıpır kıpır yapıyordu, o zaman Çince ya da Rusça öğrenmeliydim ya da Japonca. Bu aşk beni İstanbul Universitesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümüne girmemi sağladı. Tolstoy’u kendi dilinde okumak, Kiril Alfabesini öğrenmek büyük bir ayrıcalık oldu ama konuşma dersine kimse değer vermediği ve ezbere dayalı bir sistemimiz olduğu için Rusçam asla İngilizcem gibi olmadı hatta şu anda ciddi olarak körelmiş durumda. 

Peki İngilizce veya yabancı dili akıcı konuşmak için ne yapmak lazım?

Öncelikle İngilizce öğrenme konusunu ciddiye almalısınız. Benden geçti diyorsanız çocuğunuzun öğrenmesi için biraz gayret göstermelisiniz çünkü eğitim sistemi bunu desteklemiyor yani biraz kendi başımızayız. Ben sırf bunu bildiğimden kızımla 1 yaşından 4 yaşına gelene kadar sadece İngilizce konuştum, evet bunu başardım ve bildiğim tüm kelime haznesini ve aksanı kendisine geçirmeyi başardım. Bu konu hakkında yazımı okumak için burayı tıklayabilirsiniz. 

Dersaneye gitmek destekler ama akıcı konuşmanızı sağlamaz. Kulağın yabancı dili sık duyup, kelimelere ve tonlamalara doyması gerekiyor. En güzel öğrenme yöntemi kulaktan, yani duyarak öğrenme şekli. O kadar etkili ki bir ömür boyu sizinle geliyor. Mümkün olduğunca İngilizce konuşmak ve konuşulan ortamda bulunmak gerekiyor. Bunun için ister yurtdışına gidin, ister arkadaş edinin, şekli size kalmış. Mümkün olduğunca yabancı dizi, Youtube ve film izleyin. Kitap okumak da İngilizcenizi ileri bir seviyeye taşıyacaktır. 

Eğer yapabiliyorsanız mutlaka kısa süreli de olsa tercihen ana dili İngilizce olan bir ülkede yaşayın. Ana dili İngilizce olmayan bir ülke olsa bile olur çünkü konuşmak zorunda kalacağınız dil yine İngilizce olacağından size çok şey katacaktır. Şartlar ve durumlar ne olursa olsun gösterilecek en küçük gayret bile size artı olarak geri dönecektir.

 

 

 

 

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

Namibya’da Gezilecek Yerler

Namibya’da Gezilecek Yerler

Namibya’da gezilecek yerlere ne kadar zaman ayırmak gerektiği, sizin nereleri görmek istediğiniz ve ne kadar zamanınız olduğu ile bağlantılı olduğundan öncelikle bunları göz önünde bulundurmalısınız. Her yeri görmek, Namibya’ya hakkını vermek istiyorum derseniz toplamda 1 ay gibi bir süre ayırmanız gerekebilir. Etosha Milli Parkı’nda ‘’Safari Yapmak’’ demek 1 hafta gibi bir süre demek mesela. Parkta hayvanlar sizi parkın girişinde beklemediğinden, ”Büyük 5’liyi” görmek için günlerce elinizde dürbünlerle hayvanları arayacağınızdan ve tabi başkentten milli parkın olduğu bölgeye araçla gitmeniz bir kaç gününüzü alacağından bir haftaya yakın bir süreyi parka ayırmanız önemli. Vahşi yaşamı gözlemlemezseniz, sadece bir kaç hayvan görüp dönerseniz bunun ismine safari diyemezsiniz mesela. Türkiye’den büyük bir coğrafyada Himba kabilesi ve Etosha Milli Parkı kuzeyde, başkent Windhoek ortada, Sossusvlei (iskelet ağaçlar) ve Walvis Bay batı kıyısında, Kolmanskop ve Lüderitz güney bölgesinde yer alıyor. Namibya’da yapılacakları biraz daha toparlayarak listelemek istedim çünkü biz gitmeden önce okuduğumuz kaynaklar oldukça kafamızı karıştırmıştı. Çöller, şehirler ve isimler birbirine girdiğinden son dakika uçak iptalleri ile birlikte bir sürü ceza ödeyerek her şeyi değiştirmek durumunda kaldık. Mesela Sossusvlei, Dune 45 ve Deadvlei aslında aynı bölgede ama bir çok yazıda çok başka yerlermiş gibi karşımıza çıktı. Swakopmund, Walvis Bay ve Sandwich Harbour’da birbirine yakın mesafelerde ayrı yerlerde değil. Google Maps’den mesafeleri ölçerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. Namibya’ya gitmeden önce bu yazıya denk geldiğiniz için kendinizi şanslı hissedebilirsiniz. Biz Namibya’ya bir haftamızı ayırdık ve nefes almadan her saniyesini dolu dolu geçirmek üzere bir plan yaptık. Bu süreye tabi ki safariyi ekleyemedik ama seyahatimiz boyunca Mirketlerden, Oryx’e, Springbok’tan Kudu’ya çok çeşitli hayvanlarla yolumuz kesişti. Kaliforniya’da yaşayıp İstanbul üzerinden Namibya’ya gelince her saniyesi bizim için çok değerliydi. Aşağıda sırasıyla görülmesi gereken tüm yerleri detaylarıyla bulabilirsiniz.

 

 

 

 

Windhoek

Bir Afrika ülkesinin başkentine göre temiz ve gelişmiş olan Windhoek, 250 bin kişilik nüfusu ile Namibya’nın en kalabalık şehridir. Tüm seyahatlerin ve safarilerin başladığı Windhoek’te resmi dil olan İngilizce herkes tarafından konuşuluyor. Buna ek olarak en çok konuşulan diğer iki dil, Oshiwambo ve flamancayı andıran Afrikaans dilinin sık konuşulduğuna şahit olabilirsiniz. Nüfusun büyük çoğunluğunun Hristiyan olduğu ülkenin simgesi olan Christuskirche Kilise’si görülmeye değerDowntown’da bulunan çocukların parkta oynayıp piknik yaptığı, çalışanların ara vermek için geldiği Zoo Park ve National Museum of Namibia ziyaret edilebilir. (Bu arada Zoo Park’ta 5000 yıl öncesine ait bulunan fil kalıntıları, taş devri zamanında ilk insanların burada avlandığını ispatlamış.) Alışveriş için şehre 8 km uzaklıkta bulunan kadınların el işi ürünlerini sattığı kar amacı gütmeyen Penduka, sepet, deri, takı, tekstil gibi ürünlerin satıldığı Namibia Crafts Centre’da hediyelik eşyalar bulabilirsiniz. Post Street Mall, renkli dükkanları ve el işi ürünleri ile turistlerin alışveriş için tercih ettikleri bir başka yerdir. Burada aynı zamanda prehistorik zamanlarda Namibya’ya düşmüş olan Gibeon Meteoru’nu görebilirsiniz. Joe’s Beerhouse ve Nice Restoran güzel bir yemek yemek için, Slowtown Coffee Roasters ise güzel bir kahve molası için tercih edilebilir.

 

 

 

Sossusvlei

Namibya’nun incisi olan Sossusvlei, 400 m’yi bulan dev kızıl kumulları, beyaz kurumuş nehir tabanı ve 1000 senelik İskelet Ağaçları ile turistleri mıknatıs gibi kendine çekiyor. Namib-Naukluft Milli Parkı’nın içinde yer alan Sossusvlei, ‘’çıkmaz bataklık’’ anlamına geliyor. Deadvlei aynı zamanda bölgeye verilen isim dolayısıyla iki farklı yer değil. Dune 45 ise Sossusvlei’de tırmanılan en popüler kum tepesi. Yola yakın olması haricinde diğer kumullardan bir farkı yok. Sossusvlei’ye ulaşmak pek kolay değil. Başkent Windhoek’ten anlaştığımız tur firması ile (Wild Dog Safaris) buraya büyük çoğunluğu toprak yol olmak üzere 7 saatte geldik (gidiş geliş yol 2 gün sürüyor). Yol üzerinde gelirken herkesin mola verdiği Solitaire’de ihtiyaç molası verip yemek yedik.

Mola verdiğimiz Solitaire Kasabası

 

Eski arabaların sergilendiği bu ıssız kasaba size Indiana Jones filminin bir sahnesinde gibi hissettirecek. Unutmadan Solitaire’e gelip ünlü elmalı strudeldan yemeden yola devam etmeyin. (Wi-fi bulunan ve çeken nadir yerlerden.) Daha sonra 2 gece kalacağımız Sossusvlei Lodge’a yerleştik. Otel kaldığımız en orjinal otellerden biriydi ve yemekleri gerçekten çok başarılıydı. Ayrıca akşam yemeklerinde içerisinde zebra, impala, springbok, devekuşu gibi av etlerinin ızgara yapıldığı ayrı bir bölümü bulunuyordu. Sabah çok erken saatlerde kalkıp park açılır açılmaz sıraya giriyorsunuz ve jiplerle kumulların arasından geçiyorsunuz. Çok sayıda Oryx, İmpala, Springbok gibi hayvanlarla karşılaşmanız olası. Önce Dune 45’e tırmanıyorsunuz daha sonra jiplerle ağaçların ve beyaz kurumuş nehir tabanının olduğu bölgeye gidiyorsunuz. Dev kumullara tırmanmak zor olduğu kadar nefes kesici. Ağaçları görmeden önce kumullara tırmanıyorsunuz tamam dediğiniz yerde ise dev kumuldan aşağı yuvarlanarak ağaçlara ulaşıyorsunuz. Bu kısmı gerçekten çok eğlenceliydi. Daha sonra dileyen girişi 4,5 km uzaklıkta bulunan Sesriem Canyon’a gidiyor.

 

 

 

 

 

Swakopmund

Bizi buraya getiren ikinci itici kuvvet Atlas Okyanusu ile Namib Çölü’nün birleştiği nokta olan Sandwich Harbour’dı. Yine karışıklık olmasın diye söylüyorum Swakopmund, Walvis Bay ve Sandwich Harbour 10km bir alanın içinde kalıyor yani hepsine aynı yer diyebiliriz. Dev kumulların okyanusla birleştiği sahilde ve kumullarda safari yapmak istiyorsanız mutlaka bir tur firması ile anlaşmanız lazım. Öyle araba kiralayıp ben kendim giderim derseniz telefonun çekmediği çölde arabanız kuma takılırsa veya bir dalga sizi alıp götürürse kendi başınıza olduğunuzu unutmayın. Walvis Bay Waterfront’ta bulunan Sandwich Harbour Tours ile kontağa geçerseniz size tüm detayları verecektir.

Sandwich Harbour – Bir taraf çöl, bir taraf okyanus.

 

Yaptığımız bu safari benim hayatımda yaptığım en güzel, en heyecanlı safarilerden biriydi ve herhangi bir çölde yaptığım safarilere benzemiyordu. Önce kumulların okyanusla buluştuğu sahile geldik. Jiplerle dev okyanus dalgalarının kapladığı daracık kumsalda korka korka ilerledik. Bir ara kumullarla dalgaların arasına sıkıştık ve şöförümüz yıllardır bu işi yapıyor olmasına rağmen geri dönmeye karar verdi. Daha sonra diğer şöförler dön dediği için yolumuza tehlikeli olmasına rağmen geri döndük. Sonra tırmanış başladı ve çöle girdik. Dağ gibi duran kumullardan aşağı inerken arabadan çığlıklar yükseliyordu. Dev kumullarda sandboard yapıp, uçaktan paraşütle atlamaya kadar Swakopmund’da yapılacak sayısız aktivite bulunuyor. Bunu göz önünde bulundurarak buraya mutlaka ekstra zaman ayırın. Sandwich Harbour’da safari yapmanın yanı sıra flamingoları, çöl geckolarını, bitkileri ve diğer canlıları gözlemleyebileceğiniz turlara katılabilir, balinalardan, yunuslara kadar çok çeşitli balık türlerini gözlemleyebileceğiniz katamaranlarla yapılan turlara katılabilirsiniz. Burası öyle güzel ki Angelina Jolie’nin ikizlerine doğum yapmak için seçtiği yerin Swakopmund olduğunu duyduğumda hiç şaşırmamıştım.

 

 

Etosha Milli Parkı

Büyük 5’liyi görebileceğiniz 20.000 km2’den daha fazla bir alanı kapsayan, içinde geniş bir tuzlası olan Etosha Milli Parkı’nda 114 çeşit memeli, 340 çeşit kuş, 16 çeşit sürüngen, sayısız aslan, fil, zürafa, buffalo, çita, gergedan yaşıyor. Parkın içinde bulunan kuru Etosha tuzlası o kadar büyük ki uzaydan bile görülebiliyor. Afrika’nın en güzel, en el değmemiş parklarından biri olan Etosha’da safari yapmanın en güzel zamanı kurak olduğu dönemler, yani hayvanların su bulmak için ortalarda gezindiği dönem. Namibya için bu zaman Mayıs-Ekim arasında kalan döneme denk geliyor, diğer dönemlerde yağışlar az da olsa oluyor. Parkın içinde bir düzine otel ve kamp mevcut. Dolomite ve Onkoshi gibi lüks otellerin yanı sıra, hemen dibinde su birikintisi olan ve hayvanların geldiği Okaukuejo Kampında tercih edilebilir.

 

 

 

 

Kolmanskop/Lüderitz

Kolmanskop, bir zamanlar Almanların elmas çıkarmak için inşaa ettikleri zengin bir kasabaydı. Elmas madenlerinin keşfiyle içinde kendine ait casinosu, bowling salonları, tiyatro salonlarının olduğu kasaba rezervler tükenip, Oranjemund’da başka elmas madenlerinin keşfi ile 1956 yılı itibariyle adeta hayalet bir kasabaya dönmüş. Rüzgarın taşıdığı kumlar bir zamanlar şampanyaların içildiği, zenginlerin partiler yaptığı evlerin içlerine girip geride bırakılan tüm yapıları yerle bir etmiş. Bir kısmı restore edilip ziyarete açılan Kolmanskop, turistler tarafından büyük ilgi görmektedir. Lüderitz’den 15 dakika uzaklıkta olan Kolmanskop’a izin olmadan girilemiyor dolayısıyla tur firmalarıyla gelmek mantıklı olacaktır. Windhoek’ten buraya gelmek kara yoluyla 7 saat, uçak ile 1 saat sürmektedir.

 

 

Fish River Canyon

Namibya’nın güneyinde bulunan Fish River Canyon Afrika’nın en büyük kanyonu olma özelliği taşıyor. Dünyanın en güzel 5 kanyonundan biri olarak gösterilen Fish Canyon, yürüyüş ve koşu yapmayı seven bir çok turistin uğrak noktası. Kanyonun hakkını vermek için 3 günden 1 haftaya kadar sürebilen yürüyüş rotalarını kullanmak gerekiyor. 160 km uzunluğunda ve 27 km genişliğinde olan kanyonun derinliği neredeyse 550 m. 50 derece gibi yüksek ısılara çıkabilen kanyonda yürüyüş ve koşu sadece 1 Mayıs-15 Eylül tarihleri arası yapılabiliyor. Buraya gelip yürüyüş yapmak isteyenlerin mutlaka Namibya Wildlife Resort’tan özel bir izin alması gerekiyor.

 

 

 

Skeleton Coast

Atlas Okyanusuna bakan Walvis Bay’in kuzeyi ile Angola sınırı arasında kalan uzun ince şeride Skeleton Coast deniyor. Namibyalı yerlileri burayı ‘’Tanrının yarattığı kızgın topraklar’’ diye adlandırırken Portekizli denizciler buraya ‘’cehennemin kapısı ’’ ismini vermiştir. Yukarı doğru akışı olan soğuk Benguela akıntısı yoğun ve kalın bir sis tabakası oluşturuyor ve bu sis tüm sene boyunca görülüyor. Kıyıya vuran sert dalgalar ve görüşün sıfır olması kıyıda çürümeye yüz tutmuş bine yakın gemi enkazına sebep olmuş. Dileyenler batan İngiliz gemisi Dunedin Star hakkında, J.Henry Marsh tarafından yazılmış ”Skeleton Coast” isimli kitap gelmeden önce okunabilir. Skeleton Coast’a gelirseniz burada bulunan tüylü fok balıklarını görmek için Cape Cross’a gidilebilir.

 

 

Himbalar

Namibya’nın kuzeyinde Angola sınırına yakın Kunene Bölgesi’nin başkenti Opuwo’da yaklaşık 50.000 kişilik bir Himba nüfusu bulunuyor. Avcı-toplayıcı bir kabile olan Himbalar’a ulaşmak için Opuwa’ya gelmeniz ve buradan bir rehber ile köylere girmeniz gerekiyor. Namibya’nın geri kalan son yarı-göçebe kabilesi Himbalar, genellikle çobanlık yapıyor ve zenginlikleri sahip oldukları hayvan sayısı ile ölçülüyor. Poligami yani çok eşli bir topluma sahipler. Hem kadınları, hem de erkekleri aşırı sıcaklardan ve sivri sinek ısırıklarından korunmak için vücutlarına ve saçlarına sürdükleri kırmızı toprak boyası ile tereyağı karışımını sürmeleri ile ünlüler.

 

SaveSave

SaveSave

Namibya Rehberini okumak için tıklayın!SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

Yosemite Ulusal Parkı

Yosemite Ulusal Parkı

Apple OS X Yosemite Wallpaper

Kaliforniya’nın kalbinde, Sierra Nevada dağ bölgesinde bulunan Yosemite Ulusal Parkı tepelerden şiir gibi akan şelaleri, dev Sekoya ağaçları, parlatılmış gibi duran granit zirveleri ve ayna gibi gölleri ile Amerika’nın en ünlü parklarından biridir. İlk 1984 senesinde koruma altına alına park Unesco Dünya Mirasları Listesi’nde bulunmaktadır. Sahip olduğu manzaralar öylesine nefes kesicidir ki Apple, işletim sistemlerinden birinin adını Yosemite koyarak parkın fotoğraflarını duvar kağıdı olarak koymuştur. Milyonlarca sene süren buzullaşma ve buzulların erimesi sonucu oluşan erozyonlar sarp kayalıkların ve kayalıklardan gürül gürül akan şelalelerin oluşturarak dünyada eşine az rastlanır güzellikte bir coğrafya oluşturmuş. İçerisinde dağ aslanlarının, vaşakların, bozayıların, geyiklerin ve sayısız canlının barındığı ve vahşi yaşamı doya doya gözlemleyebileceğiniz Yosemite her sene 4 milyona yakın ziyaretçiyi çekmektedir.

 

Nasıl gidilir?

Sierra Nevada dağlarının çevrelediği Yosemite’ye Los Angeles’dan arabayla yaklaşık 6 saatSan Francisco’dan 4 saat, Las Vegas’dan ise 7 saat süren bir yolculuk sonrasında ulaşabiliyorsunuz. Amerika’da yollar düzenli ve anlaşılır olduğundan Google Maps kullanarak gitmek istediğiniz yere rahatlıkla gidebilirsiniz. 3000 km2 büyüklüğündeki parka vardığınızda merkezi bir noktasına ulaşmak için bir saat süren tek şeritli ve kıvrımlı bir yoldan geçiyorsunuz. Parka giriş ücreti araba başına 30 Dolar. 

”Dağlar beni çağırıyor ve gitmeliyim.” John Muir 

 

Nerede kalınır?

Çoğu zaman dolu olan park senenin her dönemi kampçıların, trekking yapanların ve doğa severlerin akınına uğruyor dolayısıyla erken plan yapmak önemli. Parkın içinde veya dışında konaklayabilirsiniz fakat parkın içinde kaldığınızda içeriye girmek için bir saat süren yolu çekmediğiniz için zaman kaybetmiyorsunuz. Parkın içerisinde birbirinden güzel dağ evleri bulunuyor ve bu evleri günübirlik olarak Airbnb’den kiralayabiliyorsunuz. Bir başka seçenek ise parkın içindeki otel ve pansiyonlar. The Majestic Yosemite Hotel ve Tenaya Lodge Yosemite’nin en iyi otelleri arasında. Kamp yapmak isteyenler internetten rezervasyon yaptırabilir veya rezervasyonsuz -ilk gelen kapar- sisteminin uygulandığı kamp alanlarında kalabilir. Biz ise birkaç aile parkın içinde kenarından nehirlerin aktığı büyük bir kulübe kiraladık ve çok memnun kaldık. 

 

 

Ne yapılır?

Her tarza hitap eden parkta ister kiraladığınız dağ evinde ayaklarınızı uzatıp dinlenin, ister outdoor kıyafetlerinizi giyip eşsiz manzaralara karşı yürüyüşler yapın. Yosemite’de aşağıdan görünen manzaralar da, tepelerden görünen manzaralar da enfes olduğundan dilerseniz şelaleler eşliğinde çimenlerde piknik yapabilirsiniz ya da zorlayıcı parkurlardan birini tercih ederek parkın tadına yüksek tepelerden varabilirsiniz.

 

Tunnel View

Tunnel View parkın en güzel manzaralarından birine ev sahipliği yapmaktadır. Hafızalara kazınan bu büyülü manzarayı sırasıyla soldan sağa El Capitan taş oluşumu, Half Dome taş oluşumu ve Bridalveil Şelalesi oluşturmaktadır. Yol üzerinde olduğundan ulaşımı kolaydır ama genelde tur otobüslerinin ve arabaların kalabalığı yüzünden yer bulmak kolay olmayabilir.

 

 

 

Glacier Point

Yosemite’nin en iyi manzaralarından birine sahip olan Glacier Noktası’na arabayla kolaylıkla çıkabiliyorsunuz. Yosemite Vadisi’nin kuzey tarafında yer aldığından hem vadiniyi hem de Half Dome’un manzarasının tadını çıkarabiliyorsunuz. Tepeye çıkan yol kış sezonunda çok kar aldığı için kapatılıyor ve bahar aylarında tekrar açılıyor. Eğer denk getirebilirseniz gün doğumları ve gün batımlarında gelmeye çalışın.

 

 

Yosemite Şelalesi

2400 feet ile Kuzey Amerika’nın en yüksek dünyanın en ise en yüksek altıncı şelalesi olması özelliğini taşıyor. En güzel zamanı karların eridiği ve şelalenin gürül gürül aktığı bahar sonu yaz başı dönemidir. İsteyenler şelaleni tepesine tırmanabiliyor.

 

 

Mariposa Grove

Mariposa Grove, Yosemite Ulusal Parkı’nın içinde yer alan ve dev Sekoya ağaçlarına ev sahipliği yapan ünlü bir korudur. 2015 – 2017 seneleri arasında restorasyona girdiğinden kapalı olan koru 2017 sonbaharında ziyaretçilere açılıyor. 500 adet yetişkin Sekoya’nın yaşadığı koruda dev ağaçların arasında kendinizi Avatar filminin bir sahnesinde gibi hissedeceksiniz. 

 

 

Bridalveil Şelalesi

Geldik parkın en ikonik şelalelerinden birine. Tunnel View’dan görünen o efsane şelale tabi ki Bridalveil Şelalesi. Yosemite Vadisi’ne geldiğiniz zaman Bridalveil yolun hemen sağında kalıyor. Arabayla çok yakınına gelip kıs bir yürüyüş yaparak ulaşabiliyorsunuz. Şelaleyi görmeye giderken yanınıza yağmurluğunuzu ve şemsiyenizi almayı unutmayın. Eskiden burada yaşayan Kızılderili kabileleri şelalenin püskürttüğü suyu kim solursa evlenme şansının artacağına inanırlarmış.

 

 

Half Dome

Taş formları ile adından söz ettiren parkın en ünlü taş formu Half Dome’dur. Dileyen 25 km’lik parkurundan tepeye yürüyebiliyor fakat bir şartı var. Yukarıya tırmanmak için öncelikli olarak tepeye monte edilmiş olan kablolara tutunarak 90 derece tırmanmak gerekiyor. Zorluk derecesinin yüksek olduğu tırmanışın günlük 300 kişi ile kısıtlı olduğu Half Dome’a internetten başvurmanız gerekiyor. 

 

 

Taft Point & Sentinel Dome

Glacier Point’te giden yolun üzerinde bulunan Taft Noktası ve Sentinel Kubbesi yan yanadır. Ulaşımı kolaydır ve yükseklik korkusundan kurtulmak isteyenlerin mutlaka yürüyüş yapması gerektiği bir yerdir. (photo by Micheal Thomas)

 

Yürüyüş

Yosemite’nin en ünlü yürüyüş parkurları Half Dome parkuru, Vernal&Nevada Falls parkuru, Mist Trail, Four Mile Trail ve Sentinel Dome olarak sıralayabiliriz. Mevsimlere göre parkurların müsaitlik durumları değiştiğinden yürüyüş yapmadan önce kullanacağınız parkuru detaylıca araştırmanızı tavsiye ederim. Bu arada Half Dome’a tırmanmak için özel bir izin almanız gerekiyor çünkü günde yaklaşık 300 kişinin tırmanmasına izin veriliyor. 

 

 

Çocukla Yosemite Parkı

Kaliforniya’ya taşındığımız ilk günden beri Amerika’yı ve parklarını keşfetmeye özen gösteriyoruz. Yosemite’ye ise 4 yaşındaki kızımız Ela ile gittik. Parkın içerisinde bulunan büyük bir dağ evini birkaç aile kiraladık. Parkın içerisinde olmak bize büyük bir avantaj sağladı ve çocukla olmamıza rağmen büyük bir kısmını görebildik. Çocukla uzun yürüyüş parkurlarına giremesek de Glacier Point, Tunnel View, Yosemite Şelalesi gibi birçok önemli noktayı gezebildik dolayısıyla parkı çocukları olanlar parkı rahatlıkla gezebilirler.

 

Apple OS X Yosemite Wallpaper

 

 

Apple OS X Yosemite Wallpaper