Marakeş’e ilk geldiğim günü dün gibi hatırlıyorum. Sene 2010, yine Kazablanka’ya uçup oradan 3 saatlik araba yolculuğu ile kızıl şehir Marakeş’e varmıştık. Afrika’nın kuzey-batısında bulunan Arap ve Berberi kültürlerinin mükemmel bir karışımı olan Fas hakkında o zamanlar bilgim pek azdı. Cema el-Fna meydanına ayak bastığımdaki şaşkınlığımı gizlemek için çok uğraştığımı hatırlıyorum. Bir yanda kendinden geçercesine dans eden yılan oynatıcıları, bir yanda elime kına yakmak isteyen rengarenk peçeli kadınlar, bir yanda meydanın kalabalığı, başımı döndürmeye yetmişti. Elimizde bavullar kalelerin kuşattığı Medina’daki otelimizi ararken öylesine dar ve ıssız sokaklardan geçmiştik ki dayamayıp eşim Talha’ya, “Doğru yere gittiğimize emin misin? “ diye soruverdim. O da karşılık olarak kafasıyla, gittiğimiz yolun doğru olduğunu tasdikleyen bir işaret yaptı. Bitmek bilmeyen bir labirenti andıran sokakları geçerken bu sefer dayanamayıp “Bence yanlış geldik, böyle bir yerde otel olacağını sanmıyorum.” sözleri ağzımdan dökülüverdi. Az önce gördüklerimin etkisi altında olan, yol yorgunu bünyem sinirlenmeye çok yatkındı. Sonunda toprak rengi eski bir sokağın üzerinde bulunan ve üzerinde A4 kağıdı kadar bir tabelası olan basit bir kapının önünde durduk. Bu kadarı yeterdi, burası bir otel olamayacak kadar ıssızdı diye düşünürken kapı gıcırtıyla açılıverdi. Kapının ardında yüksek tavanlı, içi yeşil yapraklı bitkilerle süslü mermer bir avlu tüm ihtişamıyla bizi karşılıyordu. İçerideki renkli mozaik havuzun ortasından akan su sesine, yasemin kokusu eşlik ediyordu. İşte ilk defa o an Marakeş’le aramızda derin bir bağ oluştuğunu hissettim.

 

Taze nane çayı ikram edilirken

 

Bu seyahatimin ardından 2 kere daha hayran olduğum bu ülkeye ve şehre geldim. Son gidişimde artık gezilecek ve görülecek her yeri gördüğüme göre istediğim yerde, istediğim kadar kalabilir, dilediğim kadar fotoğraf çekebilirdim. Peki hiç hesapta yokken ve ben dünyanın bir diğer ucu olan Kaliforniya’ya taşınmışken nasıl olmuştu da yolum tekrar buraya düşmüştü?

 

La Mamounia

 

Her zaman söylerim, ilk başta gideceğim yerleri ben seçerken, bir süre sonra ülkeler ve şehirler beni seçmeye, daha doğrusu çağırmaya başladı. Elime bir dergi geçse Marakeş fotoğrafı çıkıyor, satın aldığım bir ürünün altında “Made in Marrakech” yazıyor, yakın bir dostum Marakeş’e yapacağı seyahati anlatıveriyordu. Evrene kulak veren biri olan ben, üst üste Fas’tan gelen mesajlara daha fazla dayanamadım. Evren yine her zaman hareketi alkışladığından, Marakeş’e gitmenin yollarını araştırırken buldum kendimi. Her şey çorap söküğü gibi geldi. Evet, Marakeş beni gerçekten çağırıyordu çünkü tüm denemelerim başarıyla sonuçlandı. Bilet ve uzun zamandır takip edip iç geçirdiğim otele rezervasyonumuz yapılmıştı. Kalbim, kanı damarlarıma öylesine hızlı pompalıyordu ki kendimi sakinleştirmek için her yolu deniyordum ama kalbimin tek istediği coşkuyla atmaktı. Kaliforniya’daki evimizde bu şekilde evde başı kesik tavuk gibi bir süre dolaştım ve yorulunca bir köşeye yığılıverdim. Eğer şaşırdıysanız, bende seyahat etme fikrinin yarattığı etki tam olarak bu.. Duyduğum bu heyecanın beni bir serüvenden diğerine taşındığından şüpheleniyorum. Daha fiziksel olarak gitmemişken, ruhum önden gidip kokuları ve sesleri bana taşıyordu sanki. Yoksa bir yere henüz gitmemişken nasıl duyarsın kalabalığın sesini, nasıl alırsın taze açmış yaseminlerin kokusunu?

 

Marakeş Pazarları

 

Sene 2017, aylardan Aralık ama daha çok sonu gibi.. Marakeş gündüz kemikleri ısıtırken, güneş battığı an kara kışa teslim oluyordu. Yakın arkadaşım ve kardeşim diyebileceğim Zeyneb ile inanılmaz bir serüvenin içinde buluyoruz kendimizi. Oturup plan program yapmıyoruz ve akışa bırakmaya karar veriyoruz. O da daha önce bu ülkeye geldiğinden, Fas kültürünü tanıyor ve sık seyahat ettiğinden tencere kapak misali, tığ işi gibi her şey yolunda ilerliyordu.

 

El Fenn’deki Odamız

 

 

Medina’nın yani kalelerin içinde yer alan otelimiz El Fenn’e giriş yapıyoruz. Çok güzel ve bohem bir yer olduğunu biliyorum ama gerçeğini görmek ikimizde de büyük bir heyecan dalgası yaratıyor. Yine aynı hikaye; dar sokaklar, A4 kağıdı kadar bir tabela ve otelin içi harikalar diyarı.. Yüksekten döküldüğü için buharları etrafa yayılan mis kokulu taze nane çayları elimize kibarca tutuşturuluyor. Güneşin batışıyla üşümeye başlayan vücudum, sıcacık nane çayı ve gürül gürül yanan şömineden yayılan tatlı sıcaklıkla kendine geliyor. Şöminenin etrafında kedi gibi uyuyan kaplumbağalar ilgimi çekiyor. Onları besledikten sonra turkuaz duvarları ve yüksek ahşap tavanları olan odamıza giriyoruz. Gözüme masada bulunan rengarenk güller takılıyor. Hemen kokluyorum ve ardından kendime küçük bir cimdik atarak rüyada olup olmadığımı kontrol ediyorum.

 

Hande ve Zeyneb

 

Hayır hepsi gerçek, en çılgın hayallerimin ortasına düştüğümü farkediyorum ve bunu Zeyneb’e sık sık tekrarlıyorum. Bavullarımızdan rengarenk kıyafetlerimizi çıkarıp dolaplara yerleştiriyoruz, en favorilerimizi ertesi güne giymek üzere ayırıyoruz. Kıpkırmızı duvarları olan ve üzerinde sayısız siyah beyaz fotoğrafın bulunduğu otelin restoranına gidiyoruz. Menülerde genelde iki çeşit yemek var, ya Tajin ya da Kuskus. İkisi de bir Türk’ün ağzına layık lezzetler, hangisini sipariş versen lezzetli. Ben vejeteryan kuskus sipariş veriyorum. İnce, sade haşlanmış bulgurun üzerine yine haşlanmış sebzeler var. Üzerine domatesli sosu döktüğün zaman eşsiz bir Fas yemeğine dönüşüyor.

 

Terasta kahvaltı

 

Ertesi gün tam saatler 6:30’u gösterirken yüksek tavanlı geniş odamızda gözlerimi açıyorum açmasına ama Türkiye saatiyle aslında 9:30 suları. Nemsiz çöl iklimi bana iyi geldiğinden prensesler gibi uyuduğumu fark ediyorum. Pencereyi kapatan ahşap güneşlikleri açar açmaz pırıl pırıl parlayan bir güneş beni selamlıyor. Teras katına çıkıyoruz, henüz güneş çöl iklimine sahip şehri ısıtmaya başlamamış içimiz titriyor ama güneşin az da olsa ısıttığı, rengarenk yastıklarla süslü bir masaya oturuyoruz. Benim elimde fotoğraf makinesi, anı kaçırmamak için özel bir çaba gösteriyorum. Kuşlar o kadar güzel ötüyor ki, hepsini koca bir kafese doldurup Galata Kulesi’nden aşağı, İstanbul’un masmavi göklerine salmak istiyorum. Sokaklar ve otel portakal bahçeleriyle sarılı olduğundan kahvaltıda da taze sıkılmış, şeker gibi portakal suları ikram ediliyor.

 

Cema el-fnaa Meydanı

 

Karnımız ve gözümüz Fransız usülü kahvaltı ile doyar doymaz kendimizi Marakeş’in eski sokaklarında buluyoruz. Yorulmak bilmeden, şehrin canını çıkartırcasına yürüyoruz, yürüyoruz ve yürüyoruz. Gün sonunda sayısız fotoğraf çekmiş ve ellerimizde satın aldığımız halılarla koşar adımlarla otele giderken uzun zamandır atmadığım türden bir kahkaha atıyorum. O kadar gülüyorum ki diyaframım hiç dolmadığı kadar hava ile doluyor ve sanki içeride biriktirdiklerimden o anda tamamen arınıyorum. Dur durak bilmeden kısıtlı zamanımız var diye canım Zeynebi öyle koşturmuşum, öyle yormuşum ki bir sonraki programa yetişmek için kapasitesinin sınırlarını zorladığını fark ediyorum. İkimizde iyice gülüştükten sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz. Biraz geç kalsa da süremizin sonuna doğru bana “hadi” demeyi yasaklıyor, bir de “lütfen teşekkür etme artık.” diyor.

 

El Fenn

 

Neden sürekli teşekkür ettiğime gelince, yine böyle yoğun gezdiğimiz bir gün, odaya geliyoruz ve o yorgunlukla hemen bir Nespresso kahve yapıyorum. Oda büyük olduğu için serin, hemen resepsiyonu arayıp şömineyi yaklamalarını rica ediyorum. Gürül gürül yanan ateş odayı ısıtıyor ve bende kahvemi yudumlarken çektiğimiz fotoğrafları inceliyorum. Hava kararmış, saatler 11:11’i gösteriyor. Dışarıya gözüm ilişiyor ve o da ne! Hemen karşı sokakta yerde yatan üzeri incecik örtülmüş uyuyan birine gözüm takılıyor. Fas’ta sokakta yatan insan görmek, dilencilerle karşılaşmak şaşırılacak bir durum değil. Türkiye’nin 30-40 sene önceki hali ile karşılaştırabiliriz. Krallıkla yönetilen ülkede çalışma şartları ağır ve kazanç az. Siz yanlışlıkla birinin tezgahına baksanız anında yanınıza gelip size bir şeyler satmaya çalışıyor. Para kazanmanın aslanın midesinden geçtiği bu yerde gördüğüm manzaralar beni derinden etkiliyor.

 

 

 

Bahsetmeden geçemeyeceğim bir gün batımına şahit olduk. Bir sürü işi halletmiş, alışverişleri yapmış, tüm görmek istediğimiz yerleri görmüş bir şekilde otele oldukça yorgun dönüyoruz. Ben Marakeş’e, sadece 1 aylığına gelmiş olduğum İstanbul’dan uçtuğum için ekstra yorgunum ama kimseye çaktırmıyorum. Teras katına çıkıp kendimize tepede rahat bir yer bulup, batmaya başlayan güneşi izlemeye başlıyoruz. Şehir yavaş yavaş kızılın tonlarına bürünmeye başlıyor. Arka planda şehri uzaktan sarmalayan, tepelerine hafif kar yağmış olan Atlas Dağları da renk cümbüşünden nasibini alıyor. Gecenin en karanlık saatlerinde bile öten kuşlar gün batarken sanki daha bir ağdalı ötüyorlar. Güneş, karşımızda bulunan yüksek palmiyelerin ardından yavaş yavaş batmaya başlıyor. Manzara öyle büyülü, öyle huzurlu ki rüya mı görüyorum diye düşünmeden edemiyorum

 

Souk Medina

 

Fas ve Marakeş belki herkesin seveceği ve beğeneceği türden bir yer değil ama benim kalbimde büyük bir yeri var. Temiz değil, yeteri kadar gelişmemiş veya sokakları güvensiz diyenler çıkabilir ama bunların hepsi burayı oluşturan dokunun bir parçası. Ön yargılarınızı ve korkularınızı bir kenara bırakıp seyahat ettiğinizde, hatta hayatınızı korkulardan uzak bir şekilde yaşamaya başladığınızda tüm çarklar lehinize dönmeye başlıyor. Korku sizi olduğunuz yerde kalmanıza sebep olan bir histir. Bırakın uzak diyarlara tek başınıza seyahat etmeyi, karşıdan karşıya geçerken bile korku size büyük zorluklar yaşatabilir. 

 

Jardin Majorelle

 

Seneler önce pazarlık yapmaya bile utanırken bu sefer gösterdiğim performanstan çok memnun kalıyorum. Burada sistem bu şekilde işliyorsa ortama ayak uydurmak durumundayım. Seneler önce buraya ilk geldiğimde çok korkup küçük bir panik atak geçirmişken aradan geçen zaman beni olgunlaştırmış ve kendime olan güvenim iyice cilalanmıştı. Biz yine önlemimizi, yanımızda değerli eşyalar bulundurmayarak alıyoruz. Cema el-fnaa Meydanı’nda yemeklerin satıldığı yer en çok rahatsız edileceğiniz yerlerden biridir. Size menü gösterip portatif restoranlarında yemek yemenizi isteyebilirler hatta kimi zaman kolunuza bile dokunabilirler ama siz tavrınızı net olarak belli ettikten sonra bir problem yaşayacağınızı düşünmüyorum. Souk’ta yani pazarda gezerken Google Maps’den yardım aldık fakat bir ara gerçekten kaybolduk. Kaybolduğumuzu fark eden bir genç bize ”Meydana bu taraftan gidiliyor.” dedi ve biz de teşekkür ettik etmesine fakat önden giderek bize yolu göstermeye devam ediyordu. Mağazalara bakıyor gibi yaparak oyalansak da bir türlü peşimizi bırakmadı. Biz zaten telefona bakarak yolu bulduk ve her yerde tabelalar vardı fakat yanımıza gelip bizden para istedi. Bende her yerde bulunan tabelaları gösterince sinirlenip bir şeyler söyledi. Yaşadığımız tek ilginç olay buydu diyebilirim. Daha sonra sakin sokaklardan geçmemeye karar verip kalabalığın içine karıştık.

 

La Mamounia

 

 

Notlar

Bu seyahat boyunca Riad El Fenn’de kaldık. Burası 28 odası olan meydana yürüme mesafesinde olan bohem bir otel. Otelde kalanlara anahtar verilmiyor ve açıklama olarak kendinizi evinizde hissetmeniz için verilmediğini anlatıyorlar. Bu arada bizim kaldığımız odanın kapısı dışardan kapanmıyordu ve hep yarı aralıktı. İlk başta bilgisayar, fotoğraf makinesi ve lensleri düşününce biraz rahatsız oldum ama takılmamayı tercih ettim. Otel ünlü Virgin’lerin sahibi Richard Branson’ın kızkardeşine ait dolayısıyla her köşesi sanat eseri gibiydi ve beni yoğun bir ilham denizine sürükledi. Bizim kaldığımız yer haricinde çok güzel oteller var tabi ki ama sanırım yüz kere gelsem yine burada kalırdım. 

 

 

Yemek yediğimiz yerlerin ismine gelince; La Mamounia Fas’ın tartışmasız en ikonik oteli, burada havuz başında düzenlenen açık büfe brunchlardan (Le Pavillon de la Piscine) birine katıldık. Otelin içinde bir de Fas mutfağı sunan La Moracain bulunuyor ki yemekler ve mekan gerçekten çok güzel. Öğlen yemek için pazarın tam kalbinde bulunan Nomad Marrakech geniş terası ile tercih edilebilir. İlk akşam meydana bakan La Marakchi’de yemek yedik. İçerisinin dekoru. mumlar, canlı müzik ve yemekler ortalamanın üzerindeydi dolayısıyla rahatlıkla tavsiye edebilirim. Güzel yemekleri, dansözleri ve loş ortamından büyük keyif aldığımız Comptoir Darna’ya ise bir akşamınızı mutlaka ayırın. 

 

 

Majorelle Garden, Ben Youssef Medrasa, Bahia Palace, Koutoubia Camii görülmesi gereken yerler arasında.

Alışveriş konusuna özellikle değinmek istiyorum çünkü burada farklı ve el yapımı objeleri çok uygun fiyatlara satılıyor. Ben değerini Amerika’ya taşındıkta sonra anladım çünkü buradaki lüks firmaların çoğu halılardan sepetlere kadar ürünlerini Fas’ta yaptırıp yüksek fiyatlara satıyor. Meydanda satılan ürünleri hem fiyat hem de çeşitlilik açısından almamanızı tavsiye ederim. Pazarın derinliklerine girildikçe çeşit artarken fiyatlar düşmeye başlıyor. Labirenti andıran pazarda size isim versem bile bulma ihtimaliniz oldukça düşük ama argan yağı ile ilgili size vereceğim adresi mutlaka bir kenara yazın. Majorelle Garden’a giderken yol üzerinde The Moroccans isimli bir mağaza var. Dünyanın en güzel kokulu kremlerini ve argan yağlarını burdan alabilirsiniz. Hatta benden selam söylerseniz indirim bile yaparlar.

 

 

İnterneti rahat kullanmak için havalimanında ücretsiz verilen Orange firmasına ait bir sim kart alıp daha sonra telefonların satıldığı herhangi bir yerden 5 euro karşılığında 5 gb internet alabilirsiniz. Her yerde olduğu gibi taksilerde de pazarlık yapılıyor. Eğer taksiye binmeden önce gideceğiniz yerin gerçek ederiniz öğrenirseniz fazla bir fiyat ödemiş olmazsınız. 

Önceden Marakeş hakkında yazmış olduğum yazılara buradan ulaşabilirsiniz;

Çocuk ile Marakeş 

Marakeş Rehberi

Marakeş’te Gezilecek Yerler

Fas’ta Ne Yapılır?

 

 

 

 

SaveSave

SaveSaveSaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave