New York & Miami

NY_Miami-23New York & Miami, ABD

Sonunda bavullar toplandı taksiye binildi ve Atatürk Havalimanına doğru yol almaya başladık. Yeni bir macera daha başlıyordu yine kalbim küt küt atmaya başladı. THY’nin direk New York seferi ile 11 saat süren zorlu bir yolculuk süreci başlamış oldu. Tam heyecan doruktayken yanımızdaki boş koltuğa 150 kilodan daha fazla olan zenci bir Amerikalı bayan oturmaz mı? Kadıncağız bizi rahatsız falan etmedi gerçi ama zor oturup zor kalktığından bende psikolojik olarak tuvalete gidip gelme takıntısı baş gösterdi. Neyse ki 3 film 5 kitap ! okuduktan sonra New York’a uçak inebildi. Her şey yolunda pasaport kontrolüne girdik, Talha’ya beni takip edin demez mi polis pasaportunu alıp. Dakika 1 gol 1… Oda küçücük, bir sürü insan bekliyor. Biz de beklemeye başladık. Bekledik, bekledik, bekledik… Tüm polisler sürekli muhabbet edip kahve içiyorlar kahkahalar eşliğinde. Aklımıza National Geographic’de yayınlanan ”Kabusa Dönen Yolculuklar”programı geldi. İlk başta gülüyorduk sonra kimsenin yerinden kıpırdamadığını görünce yüzümüz düşmeye başladı, neyse 2 saat sonunda ismimizi söylediler. Bir sürü sorular sordular neden geldin, nerede kalacaksın, işin ne, kimle geldi? Tahminimce Talha’nın pasaportundaki Arap ülkelerinden kıllandılar çünkü sonunda tamamen rastgele yani ”random”olduğunu söyledi pek sevimli polis. Benim başım tuttu, zaten zor bir yolculuk geçirmişiz birde bu olay gerdi bizi resmen.

Neyse 5. caddedeki Doubletree otelimize yerleştik. Hilton’a ait güzel bir otel, temiz ama lüks sayılmaz. New York’ta kaldığımız otelin yeri oldukça merkezi olduğu için çok rahat ettik dibinde metro vardı.(Tüm seyahatimiz boyunca Doubletree Otellerinde kaldık.) Çok acıkmış olduğumuzdan direk ”Bubba Gump’a” girdik. Burada sadece kızarmış karides ürünleri vardı ben pek yiyemedim porsiyonlar zaten çok fazla olduğundan salatayla yetindim. Amerikalı garsonlar gerçekten çok ilgili ve güler yüzlüler. Sipariş verir vermez hemen getirdiler. Hava tahmin ettiğim gibi soğuktu ama dayanılabilinirdi. Caddelerde biraz dolaştıktan sonra M&M’in devasa binasına girdik, kilolarca çikolata aldık. Ayakta duramamaya başladık zaten başımın ağrısı tam geçmediğinden direk yatağa yığılıp sızdık…

1.Gün

Sabah erkenden kalkıp Talha için hazine değerinde olan B&H elektronik mağazasına uğradık. Söylediğine göre Amerika’nın en büyüklerinden biriymiş. Kendini fotoğraf makinaları ve lensleri görünce kaybetti. Benimde ilgimi çeken birkaç mağazayı gezdikten sonra American Natural History Museum’a gittik. İnanılmaz güzel bir müzeydi, keşke bizim de bu tarz bilgilendirici müzelerimiz olsa… Planetarium muhteşemdi! Türkçe’de ”planeteryum” ve ya ”gökevi” olarak geçiyor. Kocaman bir sinema odasını düşünün fakat tüm tavan ekran dolayısıyla, kafanızı yukarı kaldırıp izliyorsunuz. Burada dünyanın oluşumunu, yıldızları, gezengenleri belgesel niteliğinde izliyorsunuz. Sanki gerçekten uzaydaymışsınız gibi yaşıyorsunuz. Daha sonra beni inanılmaz etkileyen ”Butterfly Conservatory” yani ”Kelebek Serası” diye adlandırabileceğimiz camlı bir odaya girdik. Sanki kutsal bir dans sergiliyorlardı, o an herşeyi unuttum ve hipnotize oldum. Oldukça nemli binbir çeşit bitkinin ikamet ettiği, rengarenk uçuşan kelebeklerle dolu bir oda… Hayatımda hiç bu kadar güzel kelebeği bir arada görmemiştim. Talha ise durmadan resimlerini çekiyordu. Görecek öyle çok sergi vardı ki. İnsan vücudundan, özel taş sergisine kadar … Diğer görülesi sergilerden biri taş sergisiydi. Tam da taşlara merak sarmışken bin bir çeşitte safirler, ametistler, quartzlar, yakutlar, işlenmemiş altınlar ve daha ismini bilmediğim birçok görkemli taş vardı.

Buradan çıkıp muhteşem yükseklikteki Rockefellar Centerin tepesindeki ”Top of The Rock’a” çıktık. Empire State binası yerine burayı tercih etmemizin sebebi Empire State binasının ışık yanmış halini fotoğraflayabilmekti. 1 saatten fazla şehri izledik, New York’u konuştuk, yaşanır mı yaşanmaz mı diye, sonuç yaşanmaz çıktı… Çok fazla insan eli değmiş hatta doğayı yerle bir etmiş, göz boyamak için birkaç park konulmuş, kasvet verici, kışın buz, yazın yapış yapış ve sürekli rüzgar alan bir şehir. Arada gelmek gezmek çok iyi geliyor ama ben doğanın hakim olduğu bir yerde yaşamak istemişimdir hep. Her neyse karnımız acıktığından kendimizi otele çok yakın olan İtalyan mutfağı sunan ”Olive Greene” atıverdik.

Yemekler pek İtalyan gibi değildi. Risotto bile yoktu. Yediğim ravioli oldukça vasattı. Yarım porsiyon istememe rağmen gelen yemek yine kocamandı. Bu adamların hayatlarındaki herşey large, hatta Xlarge. Nasıl obez olmasınlar ki çılgınlar gibi herşeyi tüketiyorlar, yemekleri, benzinleri, elektiriği. İnanın biz aç yaşıyoruz Amerikalıların yanında. Yemekten sonra bilimum ilaçların ve her türlü kozmetiğin satıldığı ”Walgreene” giriyoruz. Bayılıyorum Amerikan buluşlarını binbir çeşit ilaç ve yeni icat kozmetikler var. Mesela ağızdan hava yoluyla alınan vitaminler var, vitamini hava halinde üretmeyi başarmışlar, bir pıs ve günlük vitaminler vücutta. Coca Cola’nın bile kiraz ve limon aromalısı var, çeşit çılgınlığı böyle birşey olsa gerek. Günün yorgunluğu kendini göstermeye başladı zaten havada inanılmaz soğudu, kendimizi sıcacık odamıza attık.

2.Gün

Her sabah yediğimiz gibi Starbucks’dan Bagel and Cream Cheese yedik. Bu Amerikalıların Starbucks ve Dunkin Donuts aşklarını anlayana aşk olsun. 100 metre’de bir açılm, hepsi tıklım tıkış. Tabi oradaki Starbucks’lar bizdeki gibi lüks değil gayet dökülüyorlar. Muhteşem kahvaltımızı yaptıktan sonra metroya atlayıp Brooklyn Köprüsünün resmini çekmek üzere yola koyulduk.  Brooklyn Köprüsünü doyasıya fotoğrafını çektik, sonra köprüden yürüdük yine güzel resimler çektik. Daha sonra Wall Street’in önünden geçip Charging Bull heykelinin önünde resim çektirdik. Özgürlük Anıtına gideceğimizden bulunduğumuz yere yakın olan eski ikiz kulelerin bulunduğu bölgeye yani meşhur 9/11 terorist saldırısının gerçekleştiği yere gittik. İkiz kulelerinde yerinde yeller esiyordu fakat hummalı bir çalışma vardı. Meğer buraya yeni bir bina inşa edip 2 kulenin bulunduğu yere içe doğru akan havuzlar yapıyorlarmış… Çok kişi hayatını kaybettiğinden bu konuda inanılmaz hassaslar zaten bu güvenlik çılgınlığı 9/11′den sonra had safhaya ulaşmadı mı? Neyse 9/11 için düzenledikleri sergiyi gezdik, NYPD t-shirtleri aldık ve Özgürlük Anıtına götürecek olan gemiye doğru yürümeye devam ettik. Didik didik arandıktan sonra titreye titreye gemiye bindik. Özgürlük Anıtının bulunduğu adaya geldik gelmesine ama tepesine çıkmak için herhangi bir resimli kimlik istiyorlardı ki bende maalesef yoktu. Neyse bir şekilde ikna ettik ve anıtın tacının olduğu kısma doğru tırmanmaya başladık. Daracık omuzlarımızın zor sığdığı bir merdivenden yukarı 334 basamak çıkmayı başardık başarmasına ama resmen ayaklarımız maf oldu. Tepeye çıktığımızda da anıtın tacındaki pencerelerden çok birşey göremedik çünkü hem pencereler dardı hem de inanılmaz sallanıyordu, Özgürlük Anıtını çok güzel pazarladıklarını düşünerek aşağı inip bir sonraki gemiye koşarak bindik ama 2 gün kendimize gelemedik. Neymiş Statue of Liberty’nin tepesine tırmandık, tebrikler bize!

Gemi daha sonra ”Ellis Adasında” durdu. Burası eski zamanlarda New Yorka geçen göçmenlerin geldiği ve transit geçtikleri bir adaymış. Terliyken soğuk rüzgar yedik ve direk bünyeler zayıf düştü, ne yapsak otele gidip dinlensek mi derken kendimizi Soho’da bulduk. Burası Yunan, İtalyan, Çin ve Fransız lokantalarının bulunduğu eski göçmen yerleşim alanı aynı zamanda alışveriş imkanının bulunduğu popüler birçok markanın bulunduğu caddelerle doluydu. Mağazaları gezdik, birkaç bir şey aldık daha sonra Fransız mutfağı olan Balthazar Restoranına mı yoksa İtalyan Lombardi’s Pizzaya gidip pizza ziyafeti mi çeksek diye düşünürken ayaklarımız Lombardi’s Pizza’ya doğru ilerledi. Kamyon tekerleği boyutunda bir pizza ısmarlayıp, bu güzel yemeğin tadını çıkardık. Biraz acele etmemiz gerekiyordu çünkü Broadway’deki ”Wicked” showuna Talha aylar öncesinden rezervasyon yaptırmıştı. Apar topar gösteriye gittik. Jetlagimize rağmen gözümüzü kırpmadan muhteşem bir gösteri izlemiş olduk. Wicked’den çıkıp otelimize doğru ilerlerken soğuğun şiddetini arttırdığını çok net bir şekilde hissettik. Bir anda soğuktan gözlerimden yaşlar inmeye başladı ve havayı ciğerlerime çekerken zorlandığımı hissettim. Hemen depar ataraktan otele koştuk. Allahım yarın Miami’ye uçuyoruz düşüncesi bile iliklerimi ısıtmaya yetiyor.

3.Gün

Saat 7′de kalktık kalın montlarımızı giyip express check-out yaptık. Lobideki self servis Starbucks’dan klasik kahvaltımızı aldık. Hayatımda hiç Starbucks’ın mutfağına girmediğimden bagelımı kızartırken ellerimi yaktım sonrada ekmeği yaktım. Bir türlü alışamadım self servis olayına. American Airlines’ı iç hattında bile check-in ve bagaj bırakmak selfservis. Zaten 3 bavula 85 $ verdik çok anlamsız gerçekten check in işlemi yapan kadın bile bu ülkede artık hiç birşey bedava değil dedi. Cık cık deyip uçağa bindik. Şu anda uçakta yazıyorum ve iğrenç bir kahvenin haricinde hiçbir şey ikram etmediler. Çok istiyorsan para verip alıyorsun. THY’nin gözünün yağını yiyeyim, nerde o çifte kavrulmuş fındıklar ve ardı kesilmeyen ikramlar! Miami’ye büyük uçakla uçuyoruz ekranları var zaman çabuk geçeceğe benziyor. NTV’nin ”Bisküvi’yi Çaya Yan Bandırın” kitabını bitirdim ve çok açım… 3 saatlik yolculuk bitmek üzere inişe geçtik kaptan pilotumuz konuştu çok heyecanlıyım, sıcacık bir yere iniş yapıyoruz çocuklar gibi şenim. Avis’e gidip mavi üzeri açık bir Ford Mustang kiralayıp üzerini açtıktan sonra, Miami’de gezmeye başlıyoruz. İnsan idrak edemiyor nerde dün akşam ki soğuk nerde insanın içini hoş eden meltem. İçim mutlulukla doluyor işte diyorum gerçek Amerika burası. Birbirinden güzel arabaların kol gezdiği, güzel insanların parmak arası terliklerle dolaştığı… Havayı içime çekiyorum ve ılık rüzgarı yüzümde hissediyorum. Yaşamak çok güzel diyorum ve tekrar bu mutluluğu bana sunan yaradanıma teşekkürlerimi minnetlerimi sunuyorum.

Yanımıza hiç yazlık kıyafet almadığımızdan yazlık kıyafet alışverişi yapıp otelimize yerleştik. Yazlık cicilerimizi ve flip flopları ayağımıza geçirip kendimizi sahile attık. Cheesecake Factory’de süper yemekler ve cheesecake’ler yiyip Lincoln Drive’da yürüyüşe çıktık. Yürüyüşümüz sırasında Acun’u gördük, dünya küçük deyip yürüyüşümüze devam ettik. Saatler akşam 9′u gösterdiğinde jetlag dayanılmaz bir hale geliyor, gözler kırpışmaya, ağırlık çökmeye başlıyor… Ne de olsa kendi ülkemizde saat sabahın 4′ü. Odamıza çekilip ZzzZzZzZz…

4.Gün

Miami’yi çok seviyorum. İnsanlar, böyle yerler varken neden New York’ta yaşamak isterler bilemiyorum. Bizde sabah 8′de kalkıp yeni yazlık kıyafetlerimizi giyip kendimizi sokağa attık.Deniz kenarında yosun kokusunun ve ılık bir meltemin eşliğinde yürüyüş yaptık. Herkes spor mu yapar? Ocean Drive’daki New Cafe’ye Amerikan usulü bir kahvaltı etmek üzere varıyoruz. Cafe tıklım tıklım. Sanki kimse çalışmıyor herkes geziyor. Bikiniler giyilmiş, herkes fit vücudunu ve silikonlarını gösterme yarışında sanki.Bu arada bize bir şeyler oldu, sürekli yemek düşünür ve yer olduk.Yediğimiz M&M’lerin hesabı yok, kızartılmış yemek yemekten sıkıldım ama canım yine de istiyor.Zaten bir porsiyonlarıyla bizde çok rahat dört kişilik aile doyuracak cinsten o yüzden yemekleri sürekli paylaşıyoruz.İçecekler zaten maksimum boyutta ve ağzına kadar buzla dolu.Bir an kafamı çeviriyorum bir de ne göreyim herkes havluları almış kumsala gidiyor, bizde kumsala gidiyoruz ve deniz resmen bizi çağırıyor… Dayanamıyoruz ve çocuklar gibi dalgalarla oyun oynuyoruz. İşte tatil diye buna derim. Tüm negatif enerjimi okyanusun derinliklerine gönderiyorum…

Otelde duş alıp check-out yapıyoruz ve üstü açık çivit mavisi Mustang’imize atlayıp kendimizi Aventura Alışveriş Merkezine atıyoruz. Burası oldukça büyük bir yer aradığımız çoğu marka burada mevcuttu. Bu kadar Miami yeter artık Orlando’ya geçme vakti geldi.4 saat süren yorucu bir araba yolculuğunun ardından Orlando’ya varıyoruz. Ama o da ne, ayağımızda flip-floplarla arabadan iner inmez buz gibi bir hava bizi karşılıyor. Zaten arabadaki ısı göstergesi bir anda 30 C’den 15 C’ye düştü. Biraz moraller bozuldu ama olsun yarın sabah erkenden Universal Stüdyolarına gidiyoruz hiçbir şey keyfimizi kaçıramaz…

5.Gün

Sabah biraz dayak yemiş gibi kalkıyoruz, boğazlar hafif şiş ne giyeceğiz şimdi çık isin içinden çıkabilirsen. Halbuki yazlık kıyafetler almıştık burada giymek için. Ben ya parmak arası terlik ya da tüylü bot arasında gidip geldim ve sonunda bot giydim çünkü dışarısı ciddi çok soğuktu. Yine Amerikan usulü bir kahvaltı ediyoruz. Bu arada bu ülkede ikram mantığı pek gelişmemiş. Kahvaltı odaya dahil değil ve sonuç çırpılmış yumurta, kızarmış patates ve kahveye hatırı sayılır bir para verip çıkıyoruz. Tüm seyahatimiz boyunca Hilton Doubletree Otellerinde ikamet ettik ve oldukça memnun kaldık. Lüks denilemez ama temiz,büyük ve merkeziler. Bizi eğlence parkına götürecek olan shuttle’a binip Universal Studios’a gidiyoruz! Allahım, Amerika’yı çok özlemişim, Florida’da yaşarken ne çok gelirdik ailecek Universal Stüdyolarına… Life Saver şekerlerini yiyince kendimi yine o küçük kıza dönüşüverdim. Hemen express passlerimizi alıp, Macera Adasına yani Adventure Island’a girdik. Çocuklar gibi bir trenden ötekine, bir atraksiyondan diğerine koşup durduk. Tüm yoğunluk Harry Potter bölümündeydi Jurassic Park, Marvel kahramanları derken akşam oldu. Canımız otele dönmek istemiyor napsak napsak diye düşünürken, güzel bir Çin yemeği yiyip James Cameron’un son filmi ”Sanctum’u ” IMAX’te 3D gözlüklerle izledik. Oldukça güzel vakit geçirdik . Çıktığımızda saat 11′di,odamıza çekilip güzelcene dinlendik.

6.Gün

Tüm gün Universal Stüdyolarını karış karış gezdik. Çılgın roller coasterlara bindik, Simpsonlarla resim çektirdik ve bol bol ”junk food” yedik. Bugün hava neyse ki güneşliydi de iliklerimizi ısındı. Bugün son gün o yüzden tadını sonuna kadar çıkarmalıydık. Günün atraksiyonu olan ”Blueman Show’a” gittik. Oldukça renkli ve hareketliydi fakat gözlerim kapanmaya başladı, zor tuttum kendimi uyumamak için.Otele gidip o yorgunlukla bavullara giriştik.

7.Gün

Tatilin yorgunluğu üzerimize çöktü resmen.8. günün tamamı yolda geçecek, geri dönüş yolculuğumuz başlıyor. Pazar sabahı hareket edip pazartesi öğlen Türkiye’de oluyoruz. Dönüş rotası Orlando’dan New York’a 3 saat oradan da İstanbul’a 8,30 saat süren bir yolculukla sona eriyor.2 saatte limanlarda beklememizi sayarsak 14 saate yakın yol gittik. Uçaktan bulutlarla kaplı İstanbul’u selamlıyorum o da karşılık veriyor, sanırım birbirimizi çok özlemişiz.

New York

Miami

Namibya

Namibya

Machu Picchu

Machu Picchu

Los Angeles

Los Angeles

Toskana

Toskana

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Izlanda

Izlanda

Malta

Malta

Myanmar

Myanmar

Provence

Provence

Moğolistan

Moğolistan

Mardin

Mardin

Japonya

Japonya

Bali, Endonezya

Bali, Endonezya

Avusturya

Avusturya

Dubai

Dubai

Bled Gölü, Slovenya

Bled Gölü, Slovenya

Norveç

Norveç

Yucatan, Meksika

Yucatan, Meksika

Kadim Galeri

Kadim Galeri

Sokaklar Galeri

Sokaklar Galeri

Hayvanlar Galeri

Hayvanlar Galeri

Soyut Galeri

Soyut Galeri

Yemek Galeri

Yemek Galeri

Manzara Galeri

Manzara Galeri

Portre Galeri

Portre Galeri

Simgeler Galeri

Simgeler Galeri

Kudüs, İsrail

Kudüs, İsrail

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag, Danimarka

Stockholm, İsveç

Stockholm, İsveç

Endülüs, İspanya

Endülüs, İspanya

Sharm El Sheikh, Mısır

Sharm El Sheikh, Mısır

Londra, İngiltere

Londra, İngiltere

Edinburg, İskoçya

Edinburg, İskoçya

Bakü, Azerbaycan

Bakü, Azerbaycan

Kapadokya

Kapadokya

Pekin, Çin

Pekin, Çin

Beyrut, Lübnan

Beyrut, Lübnan

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Angkor Wat, Kamboçya

Angkor Wat, Kamboçya

St.Petersburg, Rusya

St.Petersburg, Rusya

Helsinki, Finlandiya

Helsinki, Finlandiya

Petra, Ürdün

Petra, Ürdün

Zürih, İsviçre

Zürih, İsviçre

Kuveyt

Kuveyt

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Zanzibar

Zanzibar

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Santorini, Yunanistan

Santorini, Yunanistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

New York & Miami, ABD

New York & Miami, ABD

İtalya

İtalya

Maldivler

Maldivler

Karadağ

Karadağ

Prag, Çek Cumhuriyeti

Prag, Çek Cumhuriyeti

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Dubrovnik, Hırvatistan

Dubrovnik, Hırvatistan