Namibya

Namibya

Namibya

 

Namibya, çok uzun bir süredir hayalini kurduğum, düşüncesi bile heyecanlandıran bir Afrika ülkesiydi. Onca yer varken neden bir insan Afrika kıtasının güneybatısında dünyadan kopmuş ve neredeyse %90’ı kumlarla kaplı bir ülkeye gitmek isterdi ki?  Sebebini açıklayamıyordum ama gittiğim zaman çok etkileneceğimi, gördüğüm renklerin beni benden alacağını biliyordum. Namibya aynı zamanda beni heyecanlandıran bir sürü güzelliğe ev sahipliği yapıyordu. Yüksekliği 400m ’leri bulan yaşlı kumulları, Sossusvlei’daki 1000 senelik ağaç iskeletleri, aslan, çita, gergedan gibi hayvanları gözlemleyebileceğiniz Etosha Milli Parkı ve Namib Çölü’nün Atlas Okyanusu ile birleştiği, gerçeklikle rüya arasında kalacağınız Walvis Bay gerçeklikten kopmak ve özüne dönmek isteyenler için muazzam güzellikteydi. Seyahatimiz baştan sonra bizi başka bir zamana, başka bir gezegene taşıyan, hayalini bile kuramayacağımız güzellikteki yerlerle doluydu. Cape Town’dan kısa süren bir uçuşla geldiğimiz başkent Windhoek’te çok uzun bir süre kalmadık. St. Mary Katedrali’ni ziyaret edip Joe’s Beerhouse’da yemek yedik. Normalde Afrika ülkeleri çok fakir olur ve güvenlik sorunları tek başına gezmek tedirgin edebilir ama burası Güney Afrika gibi gelişmiş olmasa da ziyaret edenlerin başını ağrıtmayacak düzeyde bir ülke. Siz tabi ki yine de tedbiri elden bırakmayın, değerli eşyalarınızı yanınızda bulundurmayın ve gece geç saatlerde dışarıda dolaşmayın.

 

Sandwich Harbour

Afrika’nın güneyinde bulunan 2,5 milyonluk ülkenin kuzeyinde Angola ve Zambiya, doğuda Botsvana ve güneyinde ise Güney Afrika Cumhuriyeti bulunmaktadır. Ülkenin batı kısmının tamamı ise Atlas Okyanusu ile kaplıdır. Namibya toprakları dünyanın en kurak topraklarından birine ev sahipliği yapmaktadır. O kadar kuraktır ki ülkenin neredeyse tamamı çöllerle kaplıdır ve dünyanın en eski çölü bu topraklarda bulunmaktadır.  Ülkenin batısında bulunan ve ülkeye ismini veren Namib Çölü‘nün yanı sıra doğu bölümünde de Kalahari Çölü bulunmaktadır.  Ülke, dünyanın en az nufüs yoğunluğu olan ülkelerinden biri olsa da Owambo, Damara, Himba gibi 12 ayrı kabile yaşamaktadır. Ülkenin çoğunluğu Owambolardan oluşuyor ve Oshiwambo dilini konuşuyorlar. Resmi dili İngilizce olsa da zenciler genellikle Oshiwambo dilini kullanırken beyazlar ise Hollandaca’nın bozuk bir hali olan Afrikaans dilini konuşmaktadır.

 

Dune 45

Namibya’nın tarihine baktığınız zaman bolca Avrupa etkisi görüyorsunuz. Avrupalılardan önce, San (Bushmen) ismi verilen dünyanın en eski avcı-toplayıcı kabilesi 11,000 yıl boyunca bu topraklarda yaşamış fakat yazılı herhangi bir belge bırakmadıklarından o dönemi bilemiyoruz. 19. yy’a gelindiğinde ise İngilizler Walvis Bay taraflarını kontrol ederken diğer bölgelerin tamamını Almanlar yönetmiş. Ülkenin tüm zenginliklerine de eş zamanlı olarak el koymuşlar. Swakopmund, Kolmanskop, Lüderitz gibi Almanca kokan isimler bu sebepten dolayı sizi şaşırtmasın. Mesela Lüderitz bir zamanlar elmas madenlerinin bolca bulunduğu ve Almanların evler inşaa edip kendilerine yaşam alanları oluşturduğu bir yermiş. Tabi şimdi terk edilmiş olduklarından hayalet evler turlarına katılıp içleri kumlarla dolmuş olan bu evleri ziyaret ediyorsunuz.

 

 

Ne zaman ve nasıl gidilir?


Çöllerin hakimiyet kurduğu Namibya’da hava genellikle hep kurudur. Gündüzler hava sıcakken güneş battıktan sonra üşütecek derecelerde de soğuk olur. Senenin tüm zamanı ziyaret edilebilecek bir iklime sahiptir. Aralık ve Mart ayları arası topraklara biraz yağmur düşer ama çok değil. Mart ve Nisan ayları Namibya’nın en yeşil olduğu ve havada daha az tozun ve kumun olduğu bir dönem. Haziran ve Ağustos arası güney yarımkürede kış yaşandığı için diğer zamanlara göre daha serindir.

Namibya seyahatini Cape Town ile birleştirdiğimiz için, önce İstanbul-Cape Town uçup daha sonra da Air Namibia ile Cape Town-Windhoek arası uçuş gerçekleştirdik. Namibya tüm Türk vatandaşlarından vize istiyor fakat Türkiye’de karşılıklı Büyükelçilikleri olmadığı için, konsolosluğun olduğu bir ülkeye veya Namibya Berlin Büyükelçiliğine yönlendiriliyorsunuz. Biz Amerika’da yaşadığımız için pasaportları Washington’da bulunan Namibia Konsolosluğuna posta ile yollayıp vizemizi aldık. Namibya’ya gitmek için pasaportu postayla başka bir yere yollamaya gerek var mı diye bana sorarsanız hiç düşünmeden Namibya vizenizi almak için Berlin’e yollayın derim, öyle güzel bir ülke ki asla pişman olmazsınız.

 

 

Ne yapılır?


Namibya’nın yüzölçümünün Türkiye’nin yüzölçümünden büyük olduğunu söyleyip bir de üstüne 2,5 milyon nüfusu olduğunu söyleyince insan ister istemez şaşırıyor. Ülke büyük fakat popülasyonu oldukça az. Popülasyonunun azlığının en büyük sebebi ise yaşamaya çok elverişli topraklara sahip olmayışları ve dünyanın en eski çölü olan Namib ve Kalahari Çölleri’ne ev sahipliği yapmalarından geçiyor. Görülecek yerlere mesafeler uzak ve her yerde yol olmadığı için toprak yollarda günlerce yol yapmanız gerekiyor. Manzaralar o kadar nefes kesiciydi ki durup durup şu anda ‘’Namibya’nın ortasında tek başımıza Indiana Jones tarzı bir macera yaşıyoruz.’’ diye kaç kere heyecanla Talha’yı dürtükleyip bu durumu hatırlattım bilmiyorum. Uçsuz bucaksız toprak yollarda çöllerin arasından geçerken, renklerin tonları değişirken kulağımda kulaklığım jipten dışarıyı izlemek kendime yaptığım en büyük iyiliklerden biriydi. Gitmeden önce kafamda onca düşünce beni adeta aşağı çekmeye hazırlık yaparken, Namibya yörüngesinden çıkıp boşlukta dönüp duran ruhumu evirdi çevirdi ve tekrar yörüngesine geri oturttu sanki.

 

 

Burada yapılacak çok şey, görülecek çok fazla yer var fakat en az 1 hafta zaman ayırmak gerekiyor. Bizim zamanımız yine  kısıtlı(klasik) olduğundan en çok görmek istediğimiz yerleri çıkarıp, duraklamadan azıcık zamana maksimum yer sıkıştırmaya çalıştık. Buraya gitmek istemimizin sebebi ilk başta Atlas Okyanusu ve Namib Çölünün birliştiği Sandwich Harbour’u görmek, daha sonra Sossusvlei’deki 1000 senelik ağaç iskeletlerini görmekti. Mutlaka görmek istediğimiz iki yerin üzerinden plan yaptık. Bunların haricinde Etosha Milli Parkında safari, sahil vahası olan Swakopmund, Deadvlei, art nouveau tarzında inşaa edilmiş eski Alman kasabası Lüderitz, ve yine Alman yerleşimi olup terkedilmiş olan Kolmanskop’u görülecekler ve yapılacaklar listesine alabiliriz. Buranın en eski ve hala yaşamlarını ilkel şartlarda sürdüren Himba Kabilesine bir ziyarette bulunabilirsiniz. Eğer buraya ayırabilecek bir ay gibi bir süreniz varsa Namibya’nın her köşesini sindire sindire gezebilirsiniz ama eğer böyle bir zamanınız yoksa en çok nereyi görmek istediğiniz, ne kadar zamanınız olduğu ve gitmek istediğiniz yerlerin arasının ne kadar sürdüğünü itinayla masaya yatırmanız gerekir.

”Namibya’da Gezilecek Yerler” yazısı için tıklayın.

 

 

 

Ne yenir?


Meyve ve sebzenin yetişmediği, çoğunlukla Güney Afrika’dan ithal edildiği düşünüldüğünde bu tür ürünler ekstra pahalıdır ve kolay kolay bulunmaz. Etin ağırlıklı olarak tüketildiği Namibya’da Oryx (antilop), Kudu (ceylan) gibi av etlerine Air Namibia’nın sunduğu bir öğünde bile rastlayabilirsiniz o kadar yaygın. Kaldığımız otelde Zebra, İmpala, Oryx, Devekuşu gibi etlerin her akşam özel olarak konuklara sunuluyordu. İlk başta gözlerimize inanamasak da servis edilen etlerin oldukça pahalı ve zor bulunduğu söylendi. Çıkan sonuç tüm kırmızı etlerin tadının dana etine çok yakın olduğuydu. Hatta zebra etinin, dana etinin tadına olan yakınlığı yıllardır gazetelerde çıkan at eti haberlerini aklımıza getirmedi değil. (Normalde et tüketmeyi tercih etmeyen biriyimdir fakat önüme böyle bir fırsat çıkınca çok küçük bir parça denemeden geçmek istemedim.) Namibya, okyanusa kıyısı olmasından dolayı deniz mahsülleri hem çok çeşitli hem de çok taze. Özellikle Walvis Bay ve Swakopmund taraflarında çok lezzetli deniz mahsülü servis eden restoranları bulmanız olası (The Tug). Ben hayatımda yemediğim kadar İstiridye’yi Namibya’da yediğimi söyleyebilirim. Eğer daha önce tatmadıysanız tazecik çıkarıldığı için lokum gibi olduğunu söyleyebilirim. 

 

 

Ne alınır?


Satın alınacak çok farklı çeşitlerde ürünlerin olduğunu söyleyemem ama alabileceğiniz buraya has bir kaç ürünün olduğunu söyleyebilirim. Oryx Desert Salt marka tuzlar Kalahari Çölünün el değmemiş bölgelerinden temin ediliyor. Tütsülenmişinden tutun, pancarlısına kadar çok çeşitli tuz çeşitleri bulunuyor. Yerlilerin el emeği göz nuru bir çok ürüne Windhoek’teki pazarlarda rastlayabilirsiniz.  Şehre 8km uzaklıkta bulunan kadınların el işi ürünlerini sattığı kar amacı gütmeyen Penduka, sepet, deri, takı, tekstil gibi ürünlerin satıldığı Namibia Crafts Centre hediyelik eşyaları bulabileceğiniz ön plana çıkan yerlerdir. Post Street Mall renkli dükkanları ve el işi ürünleri ile turistlerin alışveriş için tercih ettikleri bir başka yerdir.

Kısa kısa

  • Çölün rengi ne kadar kırmızısıyla bir çöl o kadar yaşlıdır. Kumun renginin açık olması onun daha çok genç olduğunu gösterir çünkü kumun içindeki metaller zamanla okside olup kırmızıya döner. Bu sebepten Namib Çölü, yani dünyanın en yaşlı çölü akıllardan çıkmayan göz alıcı bir kızıl renge sahiptir.
  • Namibya başta Amerikalı zenginler olmak üzere dünyanın birçok yerinden avcıyı kendine çekiyor. Ülkede adım başı av kampları bulunuyor. Beni bu durum tabi ki derinden yaraladı. Dev toprak sahipleri kendilerine ait alanları çitle çevreliyorlar, hayvanları beslemiyorlar ve bir de bunun üzerine avcılara her türlü şartları sağlayıp hayvanları vurdurtuyorlar. Duyduğumda çok üzülmüştüm ama rehberimizin anlattığına göre bir hayvan türü fazla türediğinde popülasyonun azaltılması gerekiyormuş. Kendileri vurmak yerine avcılardan yüksek rakamlar alarak hayvanları vurdurtuyorlarmış. Avcılar hayvanı ülkesine götüremedikleri için sadece kafasını trophy yani hatıra olarak alıyorlarmış. Dolayısıyla hem hayvanı vurdukları için para kazanıyorlarmış hem de hayvanın eti onlarda kalıyormuş. Her sene ekonomiye büyük katkı sağlıyormuş avcı çiftlikleri.
  • Prehistorik zamanlarda Gibeon isimli bir meteor Namibya’ya çarpmış. Namibya’nın Gibeon köyüne yakın olduğu için bu isim verilmiş. Etnik bir grup olan Namalar meteorlardan kendilerine silah ve objeler yapmış. Meteor taşları şu anda Post Street Mall’da sergileniyor.

SaveSave

Namibya

Namibya

Machu Picchu

Machu Picchu

Los Angeles

Los Angeles

Toskana

Toskana

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Izlanda

Izlanda

Malta

Malta

Myanmar

Myanmar

Provence

Provence

Moğolistan

Moğolistan

Mardin

Mardin

Japonya

Japonya

Bali, Endonezya

Bali, Endonezya

Avusturya

Avusturya

Dubai

Dubai

Bled Gölü, Slovenya

Bled Gölü, Slovenya

Norveç

Norveç

Yucatan, Meksika

Yucatan, Meksika

Kadim Galeri

Kadim Galeri

Sokaklar Galeri

Sokaklar Galeri

Hayvanlar Galeri

Hayvanlar Galeri

Soyut Galeri

Soyut Galeri

Yemek Galeri

Yemek Galeri

Manzara Galeri

Manzara Galeri

Portre Galeri

Portre Galeri

Simgeler Galeri

Simgeler Galeri

Kudüs, İsrail

Kudüs, İsrail

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag, Danimarka

Stockholm, İsveç

Stockholm, İsveç

Endülüs, İspanya

Endülüs, İspanya

Sharm El Sheikh, Mısır

Sharm El Sheikh, Mısır

Londra, İngiltere

Londra, İngiltere

Edinburg, İskoçya

Edinburg, İskoçya

Bakü, Azerbaycan

Bakü, Azerbaycan

Kapadokya

Kapadokya

Pekin, Çin

Pekin, Çin

Beyrut, Lübnan

Beyrut, Lübnan

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Angkor Wat, Kamboçya

Angkor Wat, Kamboçya

St.Petersburg, Rusya

St.Petersburg, Rusya

Helsinki, Finlandiya

Helsinki, Finlandiya

Petra, Ürdün

Petra, Ürdün

Zürih, İsviçre

Zürih, İsviçre

Kuveyt

Kuveyt

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Zanzibar

Zanzibar

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Santorini, Yunanistan

Santorini, Yunanistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

New York & Miami, ABD

New York & Miami, ABD

İtalya

İtalya

Maldivler

Maldivler

Karadağ

Karadağ

Prag, Çek Cumhuriyeti

Prag, Çek Cumhuriyeti

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Dubrovnik, Hırvatistan

Dubrovnik, Hırvatistan

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Seyşeller

Seyseller-27Seyşeller

İçinizi ferahlatan berrak turkuaz denizi, ipeğimsi kumlarla kaplı eşsiz sahilleri, görsel bir şölene dönüşen gün batımı ve dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz volkanik kaya oluşumları ile Hint okyanusunun gizli hazinesi Seyşeller. Adını telaffuz etmek bile insanda egzotik duygular uyandıran Seyşeller, bu coğrafyada Maldivlerden sonra en popüler takım ada ülkesi. Mauritius, Madagaskar ve Zanzibar gibi ülkelerin aksine Seyşeller 100’den fazla adadan oluşmakta. Ülkenin başkenti ise Mahe adasındaki Victoria kasabası. Mahe aynı zamanda Seyşeller’in en büyük adası. Praslin (Pralin diye telaffuz ediliyor) ve kardeş ada La Digue (Ladig) ise diğer büyük adalardan. La Digue fazla konaklama seçeneği sunmasa da mutlaka ziyaret edilmesi gereken, Seyşeller’in en el değmemiş adası. Kartpostallarda gördüğünüz tüm fotoğraflar adanın dünyaca ünlü plajı ise Source d’Argent’e ait. Mahe’ye yakın da birçok ada bulunmakta. Bunlardan Moyenne adasının karşısındaki Longue Adası 1970’li yıllara kadar açık hapishane olarak kullanılmış fakat tutuklular diğer adalara yüzüp turistlere saldırınca kapalı hapishane olarak Mahe adasında bir tepeye taşınmış.

Seyşeller’in eski tarihi hakkında çok fazla bilgi olmasa da 1756 yılında Fransızların keşfinden önce korsanlar tarafından kullanıldığı düşünülmekte. Bugün hala yüzlerce yıl öncesinden kalan gömülerin peşinde olan hazine avcıları bu takım adalara akın etmekte. Adalarda Fransızların etkisi büyük nitekim ülke, dönemin Fransa maliye bakanı Jean Moreau de Séchelles’in adını taşıyor. 1900’lerin başında Mauritius’tan ayrılarak İngilizlere geçen ada, 1976’da ise bağımsızlığını ilan etmiş. Bugün ülkede Fransızca ve İngilizce yoğun olarak konuşulmakta. Adanın yerlileri ise aslen Creole ırkına mensup ve Seselwa adı verilen dili konuşuyor. Tarihte Çinli Gordon olarak da bilinen General Charles Gordon, Seyşeller’in Praslin adasındaki Valle de Mai’yi gördükten sonra bir mektubunda buranın cennet olduğunu ve bir tek burada yetişen Coco de Mer hindistan cevizinin ise cennetin yasak meyvesi olduğunu iddia etmiştir.

Dubai aktarmalı Emirates uçuşumuz Mahe’ye doğru alçalmaya başladığında güneşli ve hoş bir havayla karşılaşmayı umuyorduk. Şubat ayının soğuk İstanbul havasından kaçarken Seyşeller’in fırtınasına yakalanmayı beklemiyorduk. Bardaktan boşalırcasına teriminin bile hafif kaldığı bir yağmurun altında otelimize doğru yola koyulduk. Seyşeller yıl boyu 24-26 °C derece arasında bir sıcaklığa sahip fakat yağmurlu sezonda haftalarca süren sağanak yağışlara maruz kalabiliyor. Kuzey yarımküre tropik kuşağının aksine Ocak ve Şubat aylarında yağmur ve fırtınalar ile boğuşuyor. Neyse ki ertesi gün güneş yüzünü gösterdi ve bizimde endişelerimiz sona erdi.

Maldivler’i Robinson Crusoe romanından fırlamış olarak betimlersek, Mahe’yi de ünlü Lost dizisindeki tropik ada olarak tanımlamak yanlış olmaz. Havalimanından otelimize gitmek için adanın tam ortasından geçen virajlı ve dağlık yolda Mahe’nin ne kadar inanılmaz bir doğaya sahip olduğuna şahit olduk. Sis bulutları ile çevrili yüksek kayalıkları, balta girmemiş tropik ormanları ve zengin kuş çeşitliliği ile kendinizi adeta Lost’un setinde hissediyorsunuz. Adadaki kuş popülasyonu o kadar fazla ki, gün doğumu ve batımında kulaklarınızı tıkamaya hazır olun.

Seyseller-8Seyşeller tahmin edebileceğiniz üzere balık ve deniz mahsulleri ağırlıklı bir mutfağa sahip. Otel menümüzde çok fazla karşılaşmadığımız ama günlük ada turlarında tadabileceğiniz birçok yerel lezzet bulunmakta. Çiğ balık, turşu ve hardal sosu ile yaptıkları salata harika. Her ne kadar isimlerine aşina olmasak ta Kingfish ve Parrotfish bizdeki Levrek ve Çipuraya çok yakın. Daha dokulu ve yoğun bir tat arayanlar için ise Türkiye’de kolay kolay bulamayacağınız Tuna (Ton) balığını öneririm. Özellikle Tuna Steak adı verilen biftek dana bifteği aratmayan güzellikte. Körili yemekler Maldivlerdeki kadar yaygın olmasa da karşılaşacağınız lezzetler arasında. Tatlı olarak ise karamelize edilerek pişirilmiş muz her yerde karşınıza çıkıyor.

Tüm Hint Okyanusu boyunca görebileceğiniz dev yarasaların yendiğini de duyunca çok şaşıracaksınız. Evet tadı tavşan etine benzediği söylenen bu yarasalar çok popüler olmasa da yerli halkın yedikleri arasında. Breadfruit denilen ekmek ağacı meyvesi ise bizdeki patates’e benzeyen sık tüketilen bir meyve. Bu meyveyi bir kez deneyenlerin Seyşellere mutlaka tekrar geleceğine inanılıyor sırf bu inanış için bile denenebilir. Pahalı otel yemeklerinden sıkıldıysanız ve yeni bir yer denemek istiyorsanız adanın en ünlü restoranı olarak anılan Pirates Arms ve La Perle Noire restoranlarını öneririz.

Seyseller-18Adadan alabileceğiniz pek bir şey maalesef yok. Başkent Victoria’nın göbeğindeki hediyelik eşya dükkanlarında dahi güzel tek bir magnet bile bulamadık. Kalite hediyelikler arıyorsanız genelde otellerinizdeki hediyelik eşyacılara bakmanızı önerebilirim fakat onların da fiyatları malum biraz yüksek olmakta. Genelde tüm hediyelikler ‘’Coco de Mer’’ isimli hindistan cevizi teması ile tasarlanmış. Adaya özel olmasa da Hint Okyanusunun diğer adalarında da görebileceğiniz el işi ahşap ve coconut kabuğu eşyaları Seyşellerde de bulabilirsiniz. Bunlarla hiç uğraşmak istemiyorsanız dönüşünüzde havalimanında açığı kapatabilirsiniz.

Seyşeller

Kısa Kısa

  • Türk vatandaşlarına vize uygulaması bulunmamakta.
  • Ada halkı Maldivlerdeki Hintli ırktan farklı olarak Afrika ırkına mensup yani hepsi zenci ve melez.
  • Adada herkes İngilizce, Fransızca ve Creola (Kreol) dilini konuşabiliyor. Kreol ve Fransızca birbirine çok benziyor.
  • Halkın büyük bir çoğunluğu Katolik. Az sayıda Müslüman ve Hindu bulunmakta.
  • Her yerde karşılaşacağınız Anse (d’anse) Fransızcada ”koy” demek
  • Victoria dünyadaki en küçük başkent ve ülkenin ordusu yok, başkanlık sistemi ile yönetilmekte.
  • Afrika ülkeleri arasındaki en az nüfusa sahip olan ülke ve Afrika Birliğine üye.
  • İngilizlerin hükmettiği tüm adalar gibi burada da trafik soldan akmakta. Adımınızı atarken sol yerine önce sağa bakmayı unutmayın.
  • Dünyaca ünlü korsan Olivier La Vasser’un 100 Milyon Pound değerindeki hazinesinin Mahe’deki Bel Ombre’de gömülü olduğuna inanılıyor.
  • Balayı araştıranlar için; Maldivlere mi yoksa Seyşellere mi gidelim diye sorarsanız ‘’Maldivleri gördüyseniz’’ Seyşellere gidin deriz. Maldivler’in dünyada eşi benzeri yok.
Namibya

Namibya

Machu Picchu

Machu Picchu

Los Angeles

Los Angeles

Toskana

Toskana

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Izlanda

Izlanda

Malta

Malta

Myanmar

Myanmar

Provence

Provence

Moğolistan

Moğolistan

Mardin

Mardin

Japonya

Japonya

Bali, Endonezya

Bali, Endonezya

Avusturya

Avusturya

Dubai

Dubai

Bled Gölü, Slovenya

Bled Gölü, Slovenya

Norveç

Norveç

Yucatan, Meksika

Yucatan, Meksika

Kadim Galeri

Kadim Galeri

Sokaklar Galeri

Sokaklar Galeri

Hayvanlar Galeri

Hayvanlar Galeri

Soyut Galeri

Soyut Galeri

Yemek Galeri

Yemek Galeri

Manzara Galeri

Manzara Galeri

Portre Galeri

Portre Galeri

Simgeler Galeri

Simgeler Galeri

Kudüs, İsrail

Kudüs, İsrail

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag, Danimarka

Stockholm, İsveç

Stockholm, İsveç

Endülüs, İspanya

Endülüs, İspanya

Sharm El Sheikh, Mısır

Sharm El Sheikh, Mısır

Londra, İngiltere

Londra, İngiltere

Edinburg, İskoçya

Edinburg, İskoçya

Bakü, Azerbaycan

Bakü, Azerbaycan

Kapadokya

Kapadokya

Pekin, Çin

Pekin, Çin

Beyrut, Lübnan

Beyrut, Lübnan

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Angkor Wat, Kamboçya

Angkor Wat, Kamboçya

St.Petersburg, Rusya

St.Petersburg, Rusya

Helsinki, Finlandiya

Helsinki, Finlandiya

Petra, Ürdün

Petra, Ürdün

Zürih, İsviçre

Zürih, İsviçre

Kuveyt

Kuveyt

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Zanzibar

Zanzibar

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Santorini, Yunanistan

Santorini, Yunanistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

New York & Miami, ABD

New York & Miami, ABD

İtalya

İtalya

Maldivler

Maldivler

Karadağ

Karadağ

Prag, Çek Cumhuriyeti

Prag, Çek Cumhuriyeti

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Dubrovnik, Hırvatistan

Dubrovnik, Hırvatistan

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town

Cape Town, Güney AfrikaCape_Town-15

Güney Afrika Cumhuriyeti, Afrika’nın en güney ucunda bulunan ve yıllarca İngiliz sömürgesi altında kalmış bir ülkedir. Portekizli kaşif  ‘’Bartolomeu Dias’’ Güney Afrika’ya ayak basan ilk Avrupalı olarak bilinse de, aslında Güney Afrika’ya ilk yerleşimin kapısını açan kişi, 1652 yılında ‘’Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’’ adına Cape Town’a bir lojistik üstü kuran Hollandalı Jan van Riebeeck’tir. Bölge, 1795’te İngiltere’nin himayesine girmiş ve daha sonraki yıllarda, elmas ve altın rezervlerinin bulunması ile göç almaya ve gelişmeye başlamıştır.

1. ve 2. Boer savaşları ile başlayan bağımsızlık mücadelesi, ülkenin 1961 yılında İngilizlerden yani Kraliçe Elizabeth II’den ayrılması ile bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Çok ufak bir azınlık olmalarına rağmen beyazlar, Güney Afrika’da çok yüksek hak ve standartlara sahip iken, siyahlar 2.sınıf vatandaş olarak görülmüşlerdir. 1974’de imzalanan ‘’Mahlabatini Deklerasyonu’’, beyaz ve siyahlar arasındaki eşitsizliğe karşı hazırlanan ilk kanundur. Fakat siyahların tam olarak haklarını geri kazanması Nelson Mandela’nın çabaları sonucunda gerçekleşmiştir. Bugün Güney Afrika, Cumhuriyet rejimi ve başkanlık sistemi ile yönetilmektedir. Siyahlar ile beyazlar arasında yazılı kanunlarda bir eşitsizlik olmasa da psikolojik ayrımcılık hala devam etmektedir.Güney Afrika gezimizi 2009 yazında, Dünya Kupasından önce gerçekleştirdik. Bugünlerde duyduklarıma göre Cape Town ve özellikle diğer büyük şehirler dünya kupasından sonra çok gelişmişler. Cape Town kesinlikle dünyada gördüğüm en güzel şehirlerden bir tanesi. Daha da gelişmiş son halini tekrar görmek dileği ile yazıma başlıyorum.

THY’nin Johannesburg duraklamalı yaklaşık 12 saatlik Cape Town uçusundan sonra Cape Town Uluslararası havalimanına tekerlek koyduk. Bir taksiye atlayıp şehrin en işlek ve turistik bölgesi olan V&A (Victoria and Alfred) Waterfront’adoğru yola çıktık. ‘’V&A Waterfront’’ şehrin aynı zamanda ana limanı. İçinde çok sayıda restoran, café, bar, otel, müze ve Victoria Wharf adında büyük bir alışveriş merkezi bulunmaktadır. Buranın yanında Two Oceans Akvaryumuve Chavonnes Top müzesi de bu bölgede bulunur. Akvaryum, yeni açılan İstanbul Akvaryum’dan büyük olmasa da Güney Afrika’ya özel deniz canlılarını görebilmeniz için tavsiye edebileceğim bir yer.

Cape_Town-11Cape Town’da yapılacak şeyler kesinlikle V&A Waterfront ile sınırlı değil. Downtown, Masa Dağı (Table Mountain), Bo-Kaap, Camps Bay, ve Cape of Good Hope (Ümit Burnu)tavsiye edebileceğim diğer bölgeler. Bizim de yaptığımız gibi, yapılacak en mantıklı şey, V&A Waterfront’ta bir taksici ile anlaşmanız ve tüm Cape Town’u ve Ümit Burnu’nu onunla gezmeniz. Pazarlık ederek uygun fiyata iyi, bilgili bir şöför ve yeni bir taksi bulabilirsiniz. Bu konuda otelinize de danışabilirsiniz. Cape Town’ın şehir merkezine yapacağınız bir yolculuk, size şehrin mimarisi, ekonomisi ve kültürü ile ilgili ipuçları verecektir. Şehir merkezinde görmeniz gereken diğer yerler arasında Cape Town Kale’sini de (Castle of Good Hope) dahil edebilirsiniz. Kale gezinizin ardından rengarenk evleri ile ünlü Müslüman Mahallesi Bo-Kaap’tafotoğraf çekebilir, ardından da akşamüstü günbatımına yakın bir zamanda Masa Dağı’na harika bir teleferik yolculuğu ile tırmanabilirsiniz. Bu sayede güneşin batışını, muhteşem Cape Town manzarası eşliğinde izleyebilirsiniz. Masa Dağı, dümdüz tepesi sebebiyle bu adı almış ve 1084 m yüksekliğinde olmasına karşın manzarası muhteşem. Masa Dağı’nın dışında Cape Town’un Devil’s Peak ve Lion’s Head adında iki adet ünlü tepesi daha var. Akşamları ise gece hayatının renkli olduğu bar ve clubların bulunduğu Champs Bay’e gidip vakit geçirebilirsiniz.

Cape Town’a gelmişken görmeniz gereken en önemli yer ise Ümit Burnu (Cape of Good Hope). Afrika kıtasının en güney ucu olarak bilinse de, teknik olarak en güney ucu aslında Cape Agulhas’tır. Cape Agulhas, sivri olmadığı için denizden bakıldığında bir uç olarak algılanmaz. Fakat Ümit Burnu denize doğru uzanan bir burun olduğundan en ünlüsüdür ve deniz seviyesinde bir noktadır. Buraya geldiğinizde ayrıca Cape Point olarak adlandırılan, kayalıkların üzerine kurulmuş deniz fenerinin de olduğu noktaya çıkmanızı tavsiye ederim. Buradan Büyük Okyanus (Atlantik) ve Hint Okyanusun’un birleştiği suları izleyebilir, şansınız varsa dev balinaları da görebilirsiniz. Dönüş yolunda dünyaca ünlü şarap bağları ve çiftliklerinin olduğu yollardan geçip çelimsiz! Afrika penguenini görebileceğiniz donanma şehri Simon’s Town’daki ‘’Boulders Plajına’’ uğrayabilirsiniz. Aynı zamanda Jackass Penguin olarak adlandırılan bu komik hayvanların yüzlercesini bu sahilde görebilirsiniz. Buraya gelirken yolda babunlara rastlarsanız sakın camınızı açıp onları beslemeye çalışmayın. Babunlar çok agresif ve saldırgan maymunlar olup, turistlerin çantalarını ve arabalarını yağmalamaları ile ünlüdürler. Bizim gözümüzün önünde bir arabanın içine girdiler ve turistlerin ilaçları dahil her şeyi yağmalayıp mideye indirdiler.

Cape_Town-4Cape Town’da yapmanız gereken bir diğer şey ise, helikoptere binmek.Ama klasik şehir turu helikopterlerinden bahsetmiyorum. Tabi ki bunlara da binip Masa Dağını, Devil’s Peak’i ve sahili dolaşıp geri gelebilirsiniz fakat benim bahsettiğim gerçek bir savaş helikopteri olan ‘’Bell Huey UH-1’’.Cape Town, dünyada bu helikoptere sivil olarak binebileceğiniz tek şehirdir diyebilirim.İlk Huey’ler 1956 yılında hizmete sunuldular ve Vietnam savaşında yoğun olarak kullanıldılar. Müfreze filmini izlediyseniz hemen hatırlayacaksınız. V&A Waterfront’ta Huey helikopterleri ile çeşitli uçuşlar düzenleyen bir şirket var. Benim önerim kesinlikle ‘’Combat Mission’’ adı verilen turu seçmeniz. 1960 model, modernize edilmiş, Vietnam’da kısa bir görev yaptıktan sonra ABD’de eğitim helikopteri olarak kullanılmış olan bu makine oldukça bakımlı ve güven verici. Ayrıca Vietnam gazisi pilotunuzun ne kadar deneyimli ve usta olduğunu uçuştan sonra göreceksiniz. Helikopterin kapısı yok, kemerle sıkı sıkıya bağlı olduğunuz için kenarlara oturmanızı şiddetle tavsiye ederim. Helikopter şehir turlarının aksine, kalktıktan sonra akrobatik hareketler yapabileceği, şehir dışındaki bir ormana doğru yol alıyor. İlk önce azgın dalgaların 10m üstünden alçak uçuş yapıyorsunuz, daha sonra da ormana dalıp yine ağaçların üzerinden geçip, bir anda 500m yükseliyorsunuz. Yaşadığınız adrenalini ve G kuvvetini anlatmam imkansız. Tekrar ediyorum hayatınızda unutamayacağınız bir deneyim yaşamak ve adrenalin patlamasını hissetmek için mutlaka ama mutlaka bu tura katılın. Ben şahsen helikopterden biraz korksam da bu Hueyler insana inanılmaz bir güven veriyor. Modern ve yeni helikopterler scooter gibi ses çıkarırken, Huey’in sesi bir Harley Davidson’ı andırıyor. Uçuş pahalı ama her kuruşuna değer diyorum. Bu şehirde yeterince cesaretiniz ve paranız varsa bir İngiliz Electric Lightning Jet ile 50.000ft e dikey tırmanış yapıp dünyamızın küre şeklini, atmosferin uzay sınırından görebilir, yada bir İngiliz Bucaneer Jet ile deniz seviyesinden sadece 50ft yükseklikte Mach 0,9 (Ses hızına çok yakın) hızla alçak uçuş yapabilirsiniz.

Cape_Town-6Dönmeden önce, Cape Town’un bir başka gerçeği olan Township’leri de görmelisiniz.Güney Afrika, dünya üzerinde aşırı zenginlikle aşırı fakirliği yan yana görebileceğiniz ülkelerden biri dolayısıyla Township adı verilen, teneke çatılı ghetto zenci mahalleleri burada mevcut. Bu mahallelerin içine girip buradaki insanların nasıl yaşadığını görmek isterseniz, Township turlarına katılmalısınız. Tüm Afrika kıtasından göç eden fakir insanlar, iş ve gelecek hayali ile bu ülkeye gelip bu mahallelerde yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktalar. Bu turlar bu insanların en büyük geçim kaynaklarından biri olduğundan turistlere çok değer veriyorlar ve bu yüzden güvenlik sorunu yok. Turlar profesyonel firmaların organizasyonu ve yerel rehberler eşliğinde yapılıyor. Sizi önce o bölgenin yerel bir okulunu ve halk evi tarzı bir binasını gezdiriyorlar. Buralarda satılan hediyelik eşyalar bu insanların geçimi için çok önemli. Ufak tefek bir şeyler alıp yardım etmekte fayda var. Daha sonra sizi araba ile mahallelerin içinde gezdirip, bazı evlere ve yaşam alanlarına davet ediyorlar. İnsanların nasıl fakirlik, açlık ve kirlilik içinde yaşadıklarını görünce halinize şükredeceksiniz. Güney Afrika’nın bir gerçeği olan Township’leri güvenli ve profesyonel bir tur ile deneyimlemenizi kesinlike tavsiye ediyorum. Hayatınızın ve ülkenizin kıymetini anlayacaksınız.

Cape_Town-3V&A Waterfront, içinde çok sayıda restoran barındırıyor. Bunların en ünlüsü ve güzeli kesinlikle ‘’Ocean Basket’’. Bu restoran, aslında yarı fast food yarı restoran karışımı ve bence Cape Town’un en güzel deniz mahsülü restoranı. Bir nevi Amerikan Fridays, ya da Hard Rock Café’nin Güney Afrika versiyonu. Size tavsiyem, adında da anlaşılacağı gibi demir tepsilerde gelen basketlerdan sipariş etmeniz. Izgara karides, kalamar, balık, safranlı pilav, harika patates kızartması ve çeşitli soslar ile servis edilmekte. Güney Afrika mutfağı nedir diye sorarsanız Ocean Basket’a gidin ve görün derim, tam bir Cape Town klasiği. Bunun dışında ‘’Waterfront Wharf’’ alışveriş merkezinin zemin katında yan yana dizili bizde ki Midpoint kalitesinde restoranlar mevcut. Bunlardan ‘’Balthazar’’ ve sahipleri Türk olan ‘’Tasca De Belem’’tavsiye edebilirim. Ayrıca Waterfront’da uluslararası fast food zincirlerinin yanısıra, ‘’Nobu’’ gibi dünyaca ünlü lüks restoranları da bulabilirsiniz.

Cape Town

Namibya

Namibya

Machu Picchu

Machu Picchu

Los Angeles

Los Angeles

Toskana

Toskana

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Izlanda

Izlanda

Malta

Malta

Myanmar

Myanmar

Provence

Provence

Moğolistan

Moğolistan

Mardin

Mardin

Japonya

Japonya

Bali, Endonezya

Bali, Endonezya

Avusturya

Avusturya

Dubai

Dubai

Bled Gölü, Slovenya

Bled Gölü, Slovenya

Norveç

Norveç

Yucatan, Meksika

Yucatan, Meksika

Kadim Galeri

Kadim Galeri

Sokaklar Galeri

Sokaklar Galeri

Hayvanlar Galeri

Hayvanlar Galeri

Soyut Galeri

Soyut Galeri

Yemek Galeri

Yemek Galeri

Manzara Galeri

Manzara Galeri

Portre Galeri

Portre Galeri

Simgeler Galeri

Simgeler Galeri

Kudüs, İsrail

Kudüs, İsrail

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag, Danimarka

Stockholm, İsveç

Stockholm, İsveç

Endülüs, İspanya

Endülüs, İspanya

Sharm El Sheikh, Mısır

Sharm El Sheikh, Mısır

Londra, İngiltere

Londra, İngiltere

Edinburg, İskoçya

Edinburg, İskoçya

Bakü, Azerbaycan

Bakü, Azerbaycan

Kapadokya

Kapadokya

Pekin, Çin

Pekin, Çin

Beyrut, Lübnan

Beyrut, Lübnan

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Angkor Wat, Kamboçya

Angkor Wat, Kamboçya

St.Petersburg, Rusya

St.Petersburg, Rusya

Helsinki, Finlandiya

Helsinki, Finlandiya

Petra, Ürdün

Petra, Ürdün

Zürih, İsviçre

Zürih, İsviçre

Kuveyt

Kuveyt

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Zanzibar

Zanzibar

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Santorini, Yunanistan

Santorini, Yunanistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

New York & Miami, ABD

New York & Miami, ABD

İtalya

İtalya

Maldivler

Maldivler

Karadağ

Karadağ

Prag, Çek Cumhuriyeti

Prag, Çek Cumhuriyeti

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Dubrovnik, Hırvatistan

Dubrovnik, Hırvatistan

Zanzibar

Zanzibar

Zanzibar

Zanzibar-13Zanzibar, Tanzanya

Zanzibar, yani ”Zenci Sahili” Tanzanya’ya bağlı olmasına rağmen kendine ait bir başkana, bir bayrağa ve dine sahip olan bir adadır. 1963 senesinde İngilizlerden bağımsızlıklarını alıp, Tanzanya’ya bağlanmışlar ama Zanzibar daha çok bağımsız bir ülke konumundadır. Biz Safari sonrasında dinlenmek ve biraz deniz tatili yapmak için bu renkli adayı tercih ettik. Serin Tanzanya’dan sıcacık Zanzibar’a Cessna’nın en küçük modellerinden biriyle bir buçuk saat süren bir yolculuk sonrası ulaştık. İner inmez tropikal iklimin verdiği o ılık hava yüzümüze çarptı. Derin bir oh çektik. İlk bakışta Zanzibar bir Afrika ülkesinden çok, bir Arap ülkesine, ya da Hindistan’a gelmiş hissi veriyor. Baharat kokuları, oymalı kapılar Hint hissi uyandırırken, Müslüman insan portreleri ve kafalardaki takkeler Fas hissi uyandırıyor. Ülkenin neredeyse tamamı Müslüman çok küçük bir miktarı Hıristiyan. Gelirleri balıkçılık, tropikal meyve tarımı, baharat ve turizmden geliyor. Gözlemlediğimiz kadarıyla oldukça fakirler ve şimdiye kadar gördüğüm en az gelişmiş bölgelerden biri diyebilirim. Turistlerle muhabbet kurup bir şeyler satmayı çok seviyorlar. Herkes ”Jambo” deyip sizinle konuşmaya çalışıyor.Türkiye’nin nerede olduğu hakkında pek bir fikirleri yok. Türklerin çok uğradığı bir yer olmadığından Türkleri tanımıyorlar. Adanın çok eski bir geçmişi var ve bu çok fazla ülke tarafından yönetilip, sömürülmüş olmasından kaynaklanıyor. Harika bir denizi var, Seycheller, Mauritius ve Maldivlerle aynı denizi yani Hint Okyanusunu paylaşıyorlar. Dolayısıyla romantik bir tatil için uygun bir destinasyon. Tüm gün deniz kenarında yayılmayı seven bir çift olmadığımızdan sürekli bir yerleri gezip, görmeye çalıştık. Gidilebilecek her yere gittik ve inanın bu kadar küçük bir ada olmasına rağmen gezilip görülecek çok güzel yerler mevcut. Gerçi bir ara ”Bizim ne işimiz var burada ?” dedirttirecek olaylar olmadı değil. Geleneği bozmayıp 2 gece Stonetown’daki Serena Hotel’de kaldık. Tüm gezimiz boyunca temizliği ve güzelliği ile bizden tam not aldı. Geri kalan 4 geceyi ise Ras Nungwi Hotel’de geçirdik. Şehir merkezine 1 saat uzaklıkta olan bu bölge adanın en kuzeyinde yer almaktadır ve adadaki en güzel denize sahip olması ile ünlüdür. Burada deniz altını seven birçok dalgıca rastlayabilirsiniz çünkü çok güzel bir deniz altı yaşamına sahip. Adanın bu bölgesinde çok sık gelgit meydana gelmekte, mesela bir gün içerisinde su üç veya dört kez çekilip, geri gelebiliyor. Dalgalar çok kuvvetli olduğundan bir kaç akşam tsunami geliyor diye korkudan uyuyamadığım da oldu.Deniz çekildiğinde girilemiyor, geri geldiğinde ise dalgalardan nasibinizi alıp oraya buraya savruluyorsunuz. Ama tüm bunlar denizin güzelliğine ve serinliğine gölge düşüremiyor.

Zanzibar-12Şehrin merkezi olan Stone Town’un dar sokaklarını mutlaka sokak sokak gezin. Stone Town, Unesco Dünya Mirasları Listesinde yer almaktadır. Oldukça eski ve bakımsız binalarla doludur ama inanılmaz renkli ve fotoğraflık atmosfere sahiptir. Minik bir tuktukla şehri gezmeniz bir günden fazlasını almayacaktır. Yapılması gereken atraksiyonlardan biri ise Prison Island’agidip buradaki 90 yaşındaki kaplumbağaları görmeniz olacaktır. Elinizden yaprak yiyecekler ve onları sevmenize izin vereceklerdir. Dünya göreceğiniz en büyük kaplumbağalar olduğu konusunda emin olabilirsiniz. Bu adaya Prison Island denmesinin sebebi 1900’lü yıllarda Doğu Afrika’da toplanan zenci köleleri buradan Orta Doğuya transfer etmiş olmalarıdır. Daha sonra buradaki hapishanenin hastane olarak kullanıldığı söylenmektedir. Ana adaya on dakika uzaklıkta olan bu şirin adaya ister deniz kenarlarındaki küçük teknelerle pazarlık yaparak, (35 Dolar) ister bizim tercih ettiğimiz gibi İsviçreli bir çifte ait olan Black Pearl’den (25 Dolar kişi başı) tekne kiralayabilirsiniz. Görülesi yerlerden bir diğeri ise Slave Market denilen, eskiden köle ticareti yapılan ve şu anda kilisenin olduğu noktadır. Bu bölgenin tam üstüne o tarihlerde zencilere yapılan işkenceleri sembolik olarak kapatmak için Christ Kilisesi dikilmiş. Kölelerin tutulduğu odalar var ki gerçekten insanın tüyleri ürperiyor.Boyunları zincirli 100 kadar kadın ve çocuğu bu deliklerde tutup sonrasında Arap ülkelerine satıyorlarmış. Kadınların iki görevi varmış, biri hizmetçilik diğeri de malum. Erkekler ise hadım edilip satılıyormuş.12. yy’dan 19 yy’a kadar bu insanlık dışı olaylar devam etmiş. Amerika’daki ve Avrupa’daki zenciler Batı Afrika’dan, Ortadoğu’daki köleler ise buradan yani Doğu Afrika’dan gönderilmiş. Çok büyük bir insanlık suçu, eskiyi deştikçe beyaz insanların yaptıkları insanın kanını donduruyor. Köle pazarından sonra ziyaret edilecek yerel bir pazarları var.21.yy’dan uzak ortaçağdan kalma bir görüntü sergiliyor. İki, üç adet umarsızca sergilenen sinekli balıklar pis tezgahlarda alıcısını bekliyor. Et ve tavuk desen onlarda öyle. İnsanı çok çarpan bir yer olduğundan gidip görülmesi tavsiye edilir… Forodhani Bahçesi’nde yani şehrin merkezinde House of Wondersisimli müzeyi gezebilirsiniz. Çok fazla bir şey yok genelde yazılardan ibaret ama yinede gezmeye değer. Yine buranın hemen sağında bulunan Arap kalesi de dolaşılabilecek yerler arasında sayılabilir. Bu saydıklarım Stone Town civarındaydı, biraz daha uzaklara gitmek isterseniz Kelebek Merkezidenilen, küçük bir alanda sera şeklinde düzenlenmiş, bölgeye has kelebekleri yakından görebilirsiniz. Gözünüzde çok büyük bir yer hayal etmeyin, daha önce New York’ta kelebek serasını gördüğüm için bu onun yanında biraz sönük kaçtı. Kelebek serasına yakın bir mesafede bulunan Jozani Forest, Kırmızı Colobus Maymunlarıve Mangrove Ağaçları ile ünlüdür. Bu maymunlar Zanzibar’a özel olduğundan dünyada görebileceğiniz tek yer burasıdır. İnsancıl olduklarından diplerine kadar girip fotoğraflarını çekebilirsiniz, fotoğraf çekimi için oldukça uygun bir mekan. Son olarak bahsetmek istediğim başka bir yer ise Spice Farmlar. Burada baharatlar da önemli bir gelir kaynağı olduğundan, bir sürü baharat çiftlikleri var. Biz bir tanesine gitme gafletinde bulunduk ve ortada pek bir tarla göremedik. Belkide Goa’da gittiğimiz muhteşem tarladan sonra burası çok sönük geldi. Size birkaç ağaç gösterip daha sonra egzotik meyve tadımı yaptırıyorlar ama ben şahsen bizi götürdükleri tarlayı hiç beğenmedim.

Bu köşe için yazabileceğim öne çıkan pek bir şey yok. Yine Tanzanya daki gibi restoran pek yok, birkaç cafe var o kadar. Balık ve deniz ürünleri denenebilir. Meyve açısından zengin bir ada olduğundan harika kokulu papaya ve mangoları olabildiğince tüketmelisiniz.

Satılan ürünler çoğunlukla Hint ve ya Çin malı ve dükkanlarda daha çok Safari ve Afrika temalı ürünler var. Şehrin merkezinde”Memories”isminde kocaman 2 katlı bir mağaza var. Fiyatlar oldukça uygun, çeşit bol ve pazarlık yok, her ürünün üzerinde fiyatı var. Biz buradan evdeki Afrika temalı odamız için sert kapaklı Afrika içerikli kitaplar, zebralı salata kaşıkları, buraya ait yerel bir sanat olan muz kabuklarından yapılmış resimler, yastık kılıfları aldık. Kredi kartı da geçiyor. Ayrıca kahve, çay ve baharatlarda hediyelik olarak alınabilir.

Zanzibar

 

Notlar

Kıyafetlerinize dikkat etmenizi öneririm, Müslüman bir ülke olduğundan ve zaten turist olduğunuzdan yeteri kadar dikkatler üzerinizde olacaktır. Mümkünse dolar değil şilin kullanın.Paraları dolardan değersiz olmasına rağmen şilin ile dolar aynıymış gibi davranabilirler. Yani kola aldığınızda 2 şilin ise kaç dolar derseniz yine 2 dolar diyebilirler. Yanınıza kendi snorkelinizi ve paletinizi alın. Burada bulamazsınız, bulsanız da düşük bir fiyata bulamazsınız. Genelde bellboylara, rehbere, tekne çalışanlarına kadar herkes bahşiş bekler. Birkaç dolardan fazla vermeyin tabi gönlünüzden daha fazlası kopmadıkça. İzin istemeden fotoğraf çekmeyin gerçi, izin isteseniz de mutlaka para isteyeceklerdir. Kimse ingilizce bilmese de ”money” kelimesini biliyor. ”Jambo, my brother!”diye yaklaşan zencilere çok güvenmeyin, buradaki tüm vatandaşlar potansiyel tur rehberi ve tekne kaptanı olduğundan sizi alakasız yerlere götürüp daha çok uğraştırabilirler.

Namibya

Namibya

Machu Picchu

Machu Picchu

Los Angeles

Los Angeles

Toskana

Toskana

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Izlanda

Izlanda

Malta

Malta

Myanmar

Myanmar

Provence

Provence

Moğolistan

Moğolistan

Mardin

Mardin

Japonya

Japonya

Bali, Endonezya

Bali, Endonezya

Avusturya

Avusturya

Dubai

Dubai

Bled Gölü, Slovenya

Bled Gölü, Slovenya

Norveç

Norveç

Yucatan, Meksika

Yucatan, Meksika

Kadim Galeri

Kadim Galeri

Sokaklar Galeri

Sokaklar Galeri

Hayvanlar Galeri

Hayvanlar Galeri

Soyut Galeri

Soyut Galeri

Yemek Galeri

Yemek Galeri

Manzara Galeri

Manzara Galeri

Portre Galeri

Portre Galeri

Simgeler Galeri

Simgeler Galeri

Kudüs, İsrail

Kudüs, İsrail

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag, Danimarka

Stockholm, İsveç

Stockholm, İsveç

Endülüs, İspanya

Endülüs, İspanya

Sharm El Sheikh, Mısır

Sharm El Sheikh, Mısır

Londra, İngiltere

Londra, İngiltere

Edinburg, İskoçya

Edinburg, İskoçya

Bakü, Azerbaycan

Bakü, Azerbaycan

Kapadokya

Kapadokya

Pekin, Çin

Pekin, Çin

Beyrut, Lübnan

Beyrut, Lübnan

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Angkor Wat, Kamboçya

Angkor Wat, Kamboçya

St.Petersburg, Rusya

St.Petersburg, Rusya

Helsinki, Finlandiya

Helsinki, Finlandiya

Petra, Ürdün

Petra, Ürdün

Zürih, İsviçre

Zürih, İsviçre

Kuveyt

Kuveyt

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Zanzibar

Zanzibar

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Santorini, Yunanistan

Santorini, Yunanistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

New York & Miami, ABD

New York & Miami, ABD

İtalya

İtalya

Maldivler

Maldivler

Karadağ

Karadağ

Prag, Çek Cumhuriyeti

Prag, Çek Cumhuriyeti

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Dubrovnik, Hırvatistan

Dubrovnik, Hırvatistan

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Safari

Safari-6Safari, Tanzanya

Şu anda İstanbul’dan Tanzanya’ya giden THY uçağındayım. Herkes uyuyor bense, kafamda bin bir düşünce yol alıyorum.Yaklaştık 1 saat sonra Nairobi’ye varacağız, yolcu indirip Darüsselam’a devam edeceğiz. Sanırım yaptırdığım sarı humma ve tifo aşılarının etkisiyle bir terliyorum bir üşüyorum.Biraz uyuyunca keyfim yerine geldi ve içimdeki heyecan hemen filizlenmeye başladı. Fark ettim ki, çıktığım her yolculuk aslında kendimi derinlerde aradığım içsel bir yolculuk, her yolculuk kendimle ilgili bilmediğim detayları ortaya çıkartıyor. Tanzanya hakkında pek çok şey duymuştum. Listemde görülecek yerler arasında yanına tik atılmak üzere bekliyordu ama tahmin ettiğimden daha ilginç ve maceralarla dolu bir ülke olduğunu gördüm. İnternette bu ülke ve bu ülkede yapılacaklar ile ilgili açıklayıcı pek bir bilgiye ulaşamadım bu yüzden elimden geldiğince, bu ülkeye gitmek isteyenler ve ya düşünenler için bilgi vermeye çalışacağım.

Tanzanya Doğu Afrika’da Hint Okyanusu kıyılarında bulunan, Unesco’nun koruması altındaki dünyadaki en el değmemiş doğal parklarına sahip büyülü bir ülkedir. Şimdiye kadar insanoğlunun bulduğu en eski insan kalıntılarına hatta ilk ayak izlerine bu topraklarda rastlanmıştır (Olduvai Gorge), yani atalarımızın çok uzun zaman önce geldiği kutsal topraklarda diyebiliriz. Resmi dili Swahili olan bu ülke, Afrika kıtasının gelişmiş ve güvenli ülkelerinden biri olarak ön plana çıkmaktadır. Güney yarım kürede, ekvatorun hemen altında yer aldığından yaz ve kış sıcaklık farklılıkları çok büyük değişiklikler göstermez. Tropikal iklim hakimdir ve yılın hangi zamanı isterseniz gidebileceğiniz rahat bir iklimi vardır. (Masika denilen uzun yağmurların olduğu Mart-Mayıs ayları arasına denk getirmemeniz daha uygun olacaktır.) Biz seyahatimizi en soğuk olduğu dönem olan Haziran-Kasım ayı arasına denk getirdik. Akşamları ve sabah saatleri biraz serin olması haricinde herhangi bir zorluk yaşamadık. Bu ülkeyle ilgili ilginç bir bilgi; Dünyada sadece Tanzanya’dan çıkarılan ”Tanzanit” ismindeki oldukça değerli mavi renkte taşları vardır ki1967 senesine kadar bir Masai Klimanjero’nun eteğinde sürüsünü otlatırken mavi taşı bulmasaymış kimsenin haberi olmayacakmış…

Safari-22Ülkenin en büyük geliri turizmden geliyor yani safarilerden. Serengeti dahil yaklaşık 14 tane doğal parkları bulunuyor. Bu parklarda aklınıza gelebilecek tüm vahşi hayvanları bulabilirsiniz, National Geographic birçok belgeselini bu parklarda çekmektedir. Tanzanya haricinde safarinin yapılabildiği Kenya ve Uganda’da doğal parklar bulunmaktadır ki bu 3 ülke zaten komşudur. Öncelikle belirtmeliyim ki Tanzanya dünya standartlarına göre gelişmemiş bir ülke olmasına rağmen oldukça pahalıdır hele turistler için herşey daha pahalıdır. Otelleri ve uçak biletlerini araştırdıktan sonra gözünüze çarpacaktır rakamlar. Avrupa standartlarında 3 yıldızlı bir otel kalitesini orada 5 yıldızlı bir otelde bulacaksınız. O yüzden otel araştırmasını titizlikle yapmanızı öneririm. Gelelim Safari konusuna… Safari demek, doğal parklara özel modifiye edilmiş üzeri açık arazi jeepleriyle girip, hayvanları doğal ortamlarında gözleme eylemine denilmektedir. Bu parklar hayvanat bahçesi olmadığından, hayvanları aramanız ve hatırı sayılır bir zaman geçirmeniz gerekmektedir, dolayısıyla safariyi 4-5 günden az yapmak hiç yapmamakla aynı kefeye koymak demektir. Bu parklar konumuna göre yeşillik, dağlık ve ya Serengeti gibi dümdüz, geniş açıklıklarda da yapılabilmektedir. Bu arada yol yoktur, Afrika masajı olarak nitelendirilen taşlıklı ve kumluklu, zamanla üzerinde geçilerek yol halini almış topraklardan geçmeniz gerekmektedir. Bu parklara tek başınıza elinizi kolunuzu sallayarak giremezsiniz, rehbersiz almıyorlar. Parklar çok sıkı korunduğundan belli bir sertifikaya sahip rehberler girebiliyor. Dolayısıyla Safari yapmanın 2 yolu var, ya tur firmalarıyla (Leopard Tours gibi) paket olarak anlaşacaksınız ya da otellerle anlaşacaksınız.Bazı otellerin,(bizim kaldığımız Serena Lodge Otelleri gibi) tüm parklarda otelleri bulunuyor. Bildiğiniz vahşi yaşamın içine yapmışlar otelleri. Etraflarını kapatmak yasak olduğundan ”Ranger” denilen silahlı Orman Bekçileri tarafından korunuyorsunuz. Kahvaltınızı ederken önünüzden bir ”Gazel” ve ya ”Leopar” geçebilir ki biz şahit olduk. Eğer daha ucuza gelmesini istiyorsanız parklarda bulunan kamp alanlarında çadırlarda kalabilirsiniz. Tabi ki daha maceralı olma ihtimali çok yüksek olacaktır çünkü bu doğal parklarda aklınıza gelebilecek binbir türlü böcek ve yılanlar bulunmakta ama kesinlikle değeceğine garanti verebilirim. Çadırda kalmak isterseniz günlüğü 90-150 dolar, otellerde kalmak isterseniz 150-500 dolar ve üzerinde değişmektedir. Dilerseniz parkın dışında bir otelde kalabilirsiniz ki bence bu seçeneği elemek daha doğru olacaktır. Bu fiyatlara verilen tipler yani bahşişler dâhil değildir. Mutlaka gezinin sonunda şöföre ve ya ahçıya bir miktar bahşiş vermeniz gerekecektir. Minimum günlüğü 5 dolar -30 dolar arasında memnuniyetinize göre verebilirsiniz. Bu ülkede halen sıtma ve sarıhumma olduğundan (her ne kadar Tanzanya’da artık yok deselerde kırsal bölgeler için kimse kesin konuşamıyor) Hudut ve Sahiller Sağlık Müdürlüğüne mutlaka gidilip aşı yaptırmanız gerekiyor ve sıtma için Tetradox ilacına 2 gün önceden başlamanız gerekiyor. Parklardaki hayvanlardan korkmayın, şimdiye kadar seyir halinde veya jeepdeyken herhangi bir saldırı kaydedilmemiş. Parklara girişler oldukça yüksek, kişi başı 50 dolar. Parkların girişleri bana Universal Studios’daki ”Jurassic Park” girişlerini hatırlattı. Parkların girişinde herkes safari renkleri olan khaki ve bej tonlarında giyinmiş, şapkalar takılmış, dürbünler elde heyecanla safarinin başlamasını bekliyorlar. Gerçekten tek kelimeyle muhteşem bir atmosfer.

Safari-15Safarilere katılmak haricinde bence kesinlikle yapılması gereken bir şey var ise o da bir ”Masai Köyünü” ziyaret etmektir. Masailer hala ilkel şartlarda yaşayan kırmızı kıyafetleri ve delikli kulaklarına taktıkları boncuklarla Afrika’nın en bilinen kabilelerinden biridir. Kenya’daki Masai Mara bölgesinde ve Tanzanya’da ikamet etmektedirler. Yarı göçebe bir hayat sürerler, hayvanlarını rahat otlatabilmek için en az senede bir olmak üzere göçerler. Temel besin gıdaları et, süt ve hayvan kanından oluşmaktadır, bazen sütle kanı karıştırıp içerler.Meyve ve sebzelerin hayvanların yiyeceği olduğunu düşünüp, yemeyi reddederler. Kökenlerinin Sudan ve Somali olduğu söylenmektedir. Maa’ca konuşmaktadırlar ama aralarında Kiswahili dilini bilenlerinde olduğu gibi şimdi yeni moda olarak kabile şeflerinin oğullarını modern okullara gönderip İngilizce öğrenmelerini sağlıyorlar. Bu da turistlerle ilgilenip daha çok gelir sağlamak anlamında biçilmiş kaftan oluyor. Rehberimiz Peter, bize köyde girişte para verildiğini ve bu paranın köyde su satın almak için kullanılacağını söyledi. Girişte 65 Dolar ücret ödedikten sonra ”Şefin Oğlu” önce bizi karşıladı, daha sonra bize dans gösterileri eşliğinde şarkılarla selamladılar. İnanılmaz bir deneyimdi, zaten yolda köye doğru ilerlerken kitaplardan ve belgesellerden bildiğim bu insanları yakından göreceğim için kalbim pırpır atmaya başladı, ter bastı. Bize istediğimiz kadar resim çekebileceğimizi ve hayatları ile ilgili istediğimiz kadar soru sorabileceğimizi söylediler. Önce bir eve, yani tezekten yapılmış bir kulübeye girdik, ne yediklerini içtiklerini anlattılar. ”Biz poligamiyiz” dedi, yani 1 den çok eşe sahibiz dedi ve yediklerinden, yaşam tarzlarına kadar her şeyi anlattı. Sonra Masai kadınların yaptıkları kolyeleri alarak köye yardımda bulunmak ister miyiz diye sordu, hatta direk alınız dedi. Bir kolyeye 35 Dolar gibi bir fiyat söyledi. Maliyeti çok düşük ve Tanzanya’da aylık asgari ücret 50 Dolar ama biz 2 tane kolye aldık çünkü gerçekten suları dışarıdan alıyorlardı, hem de yüksek bir meblağ vererek çünkü temiz içme suyu bulmak hem kolay değil hem de onu getiren arabanın benzin masrafı var. Zaten Peter’a göre 50 sene sonra Masai’ler kalmayacakmış çünkü hepsi modernleşip şehirlere yerleşmeye başlamış, bu yüzden Masailerle kültürleri kayıp olmadan  tanışabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

1.Gün

İstanbul – Tanzanya

Yolculuğumuz sıcak bir Pazartesi günü başladı. Evden çıktığımızda saat öğlen 15:00 sularıydı ve Arushadaki otelimize adım attığımızda saatler yine öğlen 15:00 sularındaydı ve yolculuk neredeyse 24 saat sürdü. Tabi direk uçuş 9 saat sürdü fakat Klimanjero’ya rötarlı iç hat uçuşu ile Arusha’ya araba ile gidiş bizi baya bir sarstı. Fark ettiyseniz uykudan hiç bahsetmedim. Eğer 1,2 saat orada burada sızabildiysek ne mutlu bize. Daha da vahimi otele yerleşir yerleşmez, safari kıyafetlerimizi giydik ve atladık jipimize, istikamet Lake Manyara Parkı. Jipin üzeri açılıyor ve arabada ayakta durarak dışarı izleyebiliyorsunuz. İlk başta rehberimiz bizi su alımı için bir markete götürdü, suya ek olarak birkaç redbullda aldık, ne de olsa uykusuzduk ve henüz nerede olduğumuzu algılayamamıştık. Makinalar, lensler, dürbün her şey tamamdı. Bu ilk safarimiz 3 saat kadar sürdü, rehberimiz Peter’ın söylediğine göre kısaymış  çünkü park diğerlerine oranla küçükmüş (Peter deyince aklınıza beyaz biri gelmesin, kendisi has bir Afrikalı). Lake Manyara ‘nın kapısında biraz bekledikten sonra içeri girdik ve içeri girer girmez etrafı babunlar bastı. Yol kenarlarında kah kaşınıyorlar, kah bitlerini ayıklıyorlardı. Hindistan’da maymunlarla oldukça içli dışlı olmuştum ama bunlar oldukça vahşiydi. Yol boyunca impala, zürafa, fil, antilop, zebra gördük ama aslan, çita ve leopara rastlayamadık. Tabi ki şans ama leoparlara daha çok Serengeti’de rastlanıyormuş. Vahşi hayat bizi avucunun içine almıştı, resmen büyülenmiştik. Daha dün İstanbul’da evimizdeyken şimdi Afrika’nın el değmemiş vahşi bir parkındaydık. Resimlerimizi çektik ve parka yakın olan sevgili otelimiz Serena Lodge Hotel’e döndük. (Kaldığımız Serena Otellerinden bir tek Lake Manyara’daki park dışında çünkü park otel için küçük, sadece kamp yapılabiliyor.) Otele dönüp açık büfeden yemeklerimizi yiyip , güzelce yıkanıp saat 20:00 gibi uyuduk Zzzz…

Arusha – Serengeti

Sabah 7’de dinlenmiş ve yenilenmiş olarak kalktık. Özenle aldığımız Safari cicilerimizi giydik. Bol mangolu, papayalı bir kahvaltı sonrası bizi 5 gün boyunca taşıyacak olarak Land Cruiserımıza yüklendik. (Serengetideki otelde kalacağımızdan bavulları da aldık.) Peter bize Serengetiye 4 saatlik bir yolculuk sonrasında ulaşacağımızı ve ‘’Afrika Masajına’’ hazır olup olmadığımızı sordu. Talha’da gayri ihtiyari ‘’Aa otelde mi? ‘’ deyince, eğlenmiş bir şekilde ‘’Yolların toprak yol olduğunu ve pek bir sarsılacağımızı söyledi.’’ Her şeye hazırdık, burası Afrikaydı ne de olsa. Dediği gibi de oldu, Ngorongoro Parkının içinden geçerek Serengeti Milli Parkına geçecektik. Arabada klima yok, dışarısı toz toprak. Açtım camları, safariye gelmemiş miydik, ne olurdu biraz pislenseydik biraz sarsılsaydık. 4 saat sonunda Serengeti sınırına girmiştik ve inanılmaz heyecanlıydık. Uçsuz bucaksız bir düzlük, ağaç yok, her yer kurumuş sarı çimen git git hayvan yok derken bir sürü jipi durur halde gördük. Neye baktıklarını anlamaya çalışırken kocaman ihtişamlı bir çita gördük. Aman Allahım nasıl bir güzellik, asilliktir bu… Büyülenmiş bir şekilde çitanın her saniyesini fotoğrafladık. Bir baktık bizim Cruiser’ın yanına geliyor resmen mest olduk. Sonrasında neler görmedik ki. Sanki National Geographic’in belgeselini izlerken ekrandan içeri girivermiştik. Aslanlar, zebra sürüleri, ceylanlar, gazeller, leopar, impala, antiloplar, renkli kuşlar, kertenkeleler, zürafalar, filler, kartallar, su aygırları. Hem de hemen yanıbaşımızda. Aslan ve Leoparlar tepelerde olduğundan yakından göremedik ama umarım yarın görürüz. Big 5 tamamlanmadan dönüş yok. Peter her gördüğümüz hayvanın yanında durdurup resim çekelim derken saat olmuş 6, ve bizim 7’de otelde olmamız lazım çünkü 7’den sonra Park’ta dolaşmak yasak Peter lisansından oluyordu. Otel deyince 5 yıldızlı büyük bir otel sanmayın. Vahşi parkın içinde tepesi hasırdan yapılmış bir sürü kulübeler hayal edin. Bu tarz parkın içinde olan 10’dan fazla otel var, ya otelde ya da kamp alanında çadırda kalıyorsunuz. Çok isterdim çadırda kalmak fakat tehlikesi yok değil. Gerçi otelin bahçesinde bu yazıyı yazıp çayımı yudumlarken önümüzden bir ‘’dikdik’’ geçti (hayvanların çoğunun Türkçe karşılığı yok kusura bakmayın.) Sabah 6:00-19:00 saatleri dışında otelden çıkmak yasak çünkü çoğu hayvan akşam avlanıyor. Resepsiyondaki sevimli Swazi hayvanlara dikkat etmemizi, balkonda 15 dakikadan fazla kalmamamızı aksi takdirde bir babun veya leoparın gelebileceği hususunda bizi uyardı. Çok çılgındı adamın söyledikleri, bir kez daha doğru yere geldiğimizi anladık. Biz buyduk ve böyle yerlere aittik…

Güzel bir yemek yedik, şimdi ise bu yazıyı oteldeki Afrika dansçıları ve tamtam şarkıları eşliğinde yazıyorum, Talha’da çektiği resimlerine bakıyor. Şu an birkaç sivrisinek rahat bırakmasada huzurlu ve yeniliklerle dolu bir gün geçirdik. Hakuna Matata! Yani Asayiş Berkemal !

2.Gün

Arusha – Serengeti

Sabah 7’de dinlenmiş ve yenilenmiş olarak kalktık. Özenle aldığımız Safari cicilerimizi giydik. Bol mangolu, papayalı bir kahvaltı sonrası bizi 5 gün boyunca taşıyacak olarak Land Cruiserımıza yüklendik. (Serengetideki otelde kalacağımızdan bavulları da aldık.) Peter bize Serengetiye 4 saatlik bir yolculuk sonrasında ulaşacağımızı ve ‘’Afrika Masajına’’ hazır olup olmadığımızı sordu. Talha’da gayri ihtiyari ‘’Aa otelde mi? ‘’ deyince, eğlenmiş bir şekilde ‘’Yolların toprak yol olduğunu ve pek bir sarsılacağımızı söyledi.’’ Her şeye hazırdık, burası Afrikaydı ne de olsa. Dediği gibi de oldu, Ngorongoro Parkının içinden geçerek Serengeti Milli Parkına geçecektik. Arabada klima yok, dışarısı toz toprak. Açtım camları, safariye gelmemiş miydik, ne olurdu biraz pislenseydik biraz sarsılsaydık. 4 saat sonunda Serengeti sınırına girmiştik ve inanılmaz heyecanlıydık. Uçsuz bucaksız bir düzlük, ağaç yok, her yer kurumuş sarı çimen git git hayvan yok derken bir sürü jipi durur halde gördük. Neye baktıklarını anlamaya çalışırken kocaman ihtişamlı bir çita gördük. Aman Allahım nasıl bir güzellik, asilliktir bu… Büyülenmiş bir şekilde çitanın her saniyesini fotoğrafladık. Bir baktık bizim Cruiser’ın yanına geliyor resmen mest olduk. Sonrasında neler görmedik ki. Sanki National Geographic’in belgeselini izlerken ekrandan içeri girivermiştik. Aslanlar, zebra sürüleri, ceylanlar, gazeller, leopar, impala, antiloplar, renkli kuşlar, kertenkeleler, zürafalar, filler, kartallar, su aygırları. Hem de hemen yanıbaşımızda. Aslan ve Leoparlar tepelerde olduğundan yakından göremedik ama umarım yarın görürüz. Big 5 tamamlanmadan dönüş yok. Peter her gördüğümüz hayvanın yanında durdurup resim çekelim derken saat olmuş 6, ve bizim 7’de otelde olmamız lazım çünkü 7’den sonra Park’ta dolaşmak yasak Peter lisansından oluyordu. Otel deyince 5 yıldızlı büyük bir otel sanmayın. Vahşi parkın içinde tepesi hasırdan yapılmış bir sürü kulübeler hayal edin. Bu tarz parkın içinde olan 10’dan fazla otel var, ya otelde ya da kamp alanında çadırda kalıyorsunuz. Çok isterdim çadırda kalmak fakat tehlikesi yok değil. Gerçi otelin bahçesinde bu yazıyı yazıp çayımı yudumlarken önümüzden bir ‘’dikdik’’ geçti (hayvanların çoğunun Türkçe karşılığı yok kusura bakmayın.) Sabah 6:00-19:00 saatleri dışında otelden çıkmak yasak çünkü çoğu hayvan akşam avlanıyor. Resepsiyondaki sevimli Swazi hayvanlara dikkat etmemizi, balkonda 15 dakikadan fazla kalmamamızı aksi takdirde bir babun veya leoparın gelebileceği hususunda bizi uyardı. Çok çılgındı adamın söyledikleri, bir kez daha doğru yere geldiğimizi anladık. Biz buyduk ve böyle yerlere aittik…

Güzel bir yemek yedik, şimdi ise bu yazıyı oteldeki Afrika dansçıları ve tamtam şarkıları eşliğinde yazıyorum, Talha’da çektiği resimlerine bakıyor. Şu an birkaç sivrisinek rahat bırakmasada huzurlu ve yeniliklerle dolu bir gün geçirdik. Hakuna Matata! Yani Asayiş Berkemal !

3.Gün

Serengeti

Yine sabah 7’de kalktık, sularımızı aldık, fotoğraf makinalarını kuşandık ve güzel sakin bir kahvaltının ardından yola koyulduk. Tanzanya’da sabahları kış gibi, öğleden sonrası ise yaz gibi oluyor. Sebebi hiç nem olmaması, çok sıcak olsa bile terletmiyor ama sabahları kalın mont giydirecek kadar soğuk olabiliyor. Bugün Talhayı ‘’tse tse fly’’ yani tata fly ısırdı. Burda Peter’ın bize ilk anlattığı şeydi bu sinek. Çok ta oralı olmamıştık ta ki Talha’yı ısırana kadar ! Aynı ev sineği gibi ama daha büyük ve gri renkte. Bu sinek parazit taşıyor ve bu parazit sinir sistemine yerleşip hasta ediyor. Uyku hastalığı olarak da geçiyor ama neyse ki parazitli değilmiş ki sapasağlam oturuyor yanımda. Hergün Tetradox’umuzu aksatmadan içiyoruz (sıtma ilacı) hergün 1 tane dönüşte 4 hafta daha devam edeceğiz… Bugün yolumuzun üstünde olan Olduvai Gorge’yi ziyaret ettik.  Buranın özelliği ilk insan ayak izlerine (Hominid) bu bölgede rastlanmış olması. 3 tane Hominid ayak izi milyonlarca yıl boyunca, volkanik lavlar ve yağmurun sayesinde korunmuş. Buradaki müzede örnek ayak izlerini görebilirsiniz. İlk atalarımız bir zamanlar burada yaşamış, burada doğmuş ve dünyaya yayılmış. Sonrasında burada diğer turistlerle yanımıza getirdiğimiz öğlen yemeğimizi yedik.

Bugün inanılmaz bir sahneye şahit olduk. İki dişi aslan ve minik yavrusu ağacın altında serinliyorlardı. Anne o kadar sıcaklamıştı ki su birikintisine gidip su içti, tabi peşinden minik yavrusuyla. Sonra ağacın altına gitmek yerine bizim jipin gölgesine uzandılar. Bir süre resim çekip keyiflerini bekledikten sonra yolumuza devam ettik. Sonra bir çitanın sevimli yavrularına av dersi vermesini izledik. Çamurun içinde bir sırtlan, bol bol aslan, çita, fil sürüsü, göçen zebralar ve wildebeestler, kara mamba yılanı, krokodil, dik-dik, akbaba, kartal, renkli egzotik sürüngenler, gökkuşağı misali kuşlar ve leoparlar gördük. Bir tek gergedan göremedik ama yarın Ngorongoro’da görecekmişiz. Daha sonra Maa’ca sonsuz düzlük anlamına gelen Serengeti’de bir kayalıkta piknik yaptık. Peter etrafı kolaçan ettikten sonra ağaç gölgesine kurulduk. 17:00’ye kadar dolandıktan sonra otele döndük. Otelin havuzunda babunlar yıkanıyordu, Otellerin etraflarını kapatması yasak olduğundan onlarda gönüllerince otelin imkanlarından faydalanabiliyor. Akşam odamıza dönerken ‘’Rangerlar’’ odamıza gitmemize yardımcı oldu ve oda numaramızı aldı. Yemek ve favori çayım Chai Bora’nın ardından 22:00 gibi uyuduk. Zzzz…

4.Gün

Serengeti – Ngorongoro

Gün doğumunu izlemek ve fotoğraflamak için sabah 5:00’te kalktık ve gecenin karanlığında yola koyulduk. Yolda giderken jipin ışığında leopar gördük ki, Peter’a göre leoparı yerde giderken görmek zormuş, pisiciklere genelde ağaç tepelerinde rastlanabiliniyormuş. Bu arada hava aydınlanmaya başlarken, vahşi dünyadaki canlılarında güne başlamalarına şahit olduk.  Hava öyle serindi ki kalın giyinmemize rağmen inanılmaz üşüdük, yani ben titriyordum. Bu gezinin en güzel kısmı hippo havuzuydu. Onlarca aygır suyun içinde kaba sesler çıkarıp keyif yapıyorlardı. Muhteşem bir manzaraydı. Terleme bezleri olmadığından hep suda durmaları gerekiyor, hatta suyun altında 10 dakikadan daha fazla kalabiliyorlar.  Otele döndük, öğlen yemeği yiyip dinlendik. Bugün Ngorongoro’ya 4 saat kadar gidilecek uzun bir yolumuz var. Burada problem saat değil aslında yolun berbatlığı. Kum, toprak ve taşların birliği ile iç organlarımız yer değiştirdi. Yolculuk yorucuydu, her yerimiz toz toprak oldu. Bir ara uyuyakalmışım, uyandığımda önümü göremedim çünkü gözlüklerim bir parmak toz olmuştu. Bugün bizim için önemli bir gündü çünkü Masai Köyünü ziyaret edecektik. Araba başına 65 Dolar verdikten sonra köylerini gezip bol bol fotoğraf çektik. Kabilenin liderinin oğlu İnglizce biliyordu. ( Modern dünyaya ayak uydurup şefin oğullarını okullara yolluyorlarmış) Bizi özel danslarıyla karşıladıktan sonra elele tutuşup şarkı söyledik, yani söylediler. Anlattıklarından en can alıcı olanları, kadınları sünnet etmeleri, sadece et, süt ve hayvan kanıyla beslenmeleri olarak sıralayabiliriz. Su problemleri olduğundan turistlerden kazandıklarıyle köye su alıyorlar. Evleri minicik karanlık kulübeler, çölün ortasında resmen zorluklara baş kaldırıyordu bu insanlar. Ciddi bir kültür şoku yaşadık. Nasıl olabilirdi, bizler hergün yıkanan, yediği önünde yemediği ardında bir yaşam sürerken onlar nasıl bu kadar az ile yetinebilirlerdi. Bu yazıyı yazarken bile şaşkınlık içerisindeyim. Bol bol resim çektikten sonra ‘’Serena’’ diyerek (Maa’ca hoşça kal demek) oradan ayrıldık. Buradan yakında olan Ngorongoro’daki otelimize doğru yol aldık. Ngorongoro 2500 m yükseklikte olduğundan kış mevsimi yaşanıyordu. Odada kalorifer yanacak kadar serindi. Vahşi hayvanlarla ilgili kitapları gözden geçirdikten sonra yarın yine 5’te kalkmak üzere yatıyoruz.

5.Gün

Ngorongoro – Lake Manyara

Sabah 5’te kalktık kalkmasına da ben üşümekten hayvanlara konsantre olamadım bir süre. Allahım ne soğuktu öyle, tir tir titredik. Arabının tepesini açamadık güneş doğana kadar. Neyse sağı solu dürbünle kolaçan ederken yine jiplerin bir noktada toplandığını gördük. O da ne?, 10 tane aslan bir zebrayı yiyor, daha doğrusu yemiş pek bir şey kalmamış. Daha yakına gelince zebrayı akşam sularında avladıklarını anlıyoruz. Zebrayı yiyen yavru ve annesi arkada ağzı kan içinde yalanan tok aslan ailesi. Bir saat kadar durup fotoğraf ve video çektik. Normalde kanlı sahneleri bile izleyemezken böyle bir sahneye şahit olduğum için içten içe sevinip, aslanları pür dikkat izledim. Burada vahşi hayat kanunları geçerliydi, avlanmazsan ölürsün dolayısıyla acıma kelimesinin buralarda yeri yok. Tabi bizde ne üşüme ne uyku kaldı, daha sabah saat 7:00. Çakallar ve sırtlanlar sıralarını bekliyor. Bir çakal, çakallığını yaparak bir organ parçasını kaçırıyor. Aslanlar insanlara ve jiplere alışmış sanki orda 100 adet göz onları izlemiyor gibi davranıyorlar.  Leoparlar ise agresifler, ve zor rastlanılıyor. Peter ‘’Leopar görürsen kaç ve sakın göz teması kurma, yoksa seni tehdit olarak algılayıp saldırır’’ dedi. Peter sağolsun milyonlarca sorumuza hiç bıkmadan, usanmadan cevap verdi. O kadar iyi biliyor ki buraları, 2 km öteden hayvanın türünü, cinsini şıp diye söyleyip, detaylı anlatmaya başlıyor. Neyse ki son dakika bir gergedan görüp ‘’Big Five’’ beşlisini tamamladık. Bugün 20’den fazla aslan,10’dan fazla sırtlan,30’dan fazla zebra, sayısız wildebeest, hippo, çakal, flamingo, gergedan, buffalo ve impala gördük. Şu anda Lake Manyara’daki otelimizin Manyara Gölü manzaralı balkonundan bize ikram edilen egzotik meyveler eşliğinde günlüğümü yazıyorum. Sağımızda havuz kenarında , zenci kızlar Afrika’ya özgü şarkılar söyleyip dans ediyor. Atmosferi tanımlamak için muhteşem kelimesi az bile kalır. Tanzanya’yı çok sevdim. Bugün Safarinin son günüydü ve biraz buruğum. Tanık olduğumuz şeyler ‘’once in a lifetime’’ türünden görüntülerdi. Zihnime tüm gördüklerimi unutmamak üzere kazıdım. Artık içinden hayata bakabileceğim yepyeni bir pencerem var. Ne mutlu bana , ne mutlu Talhaya…

Bu akşam güzel bir uyku çekip Zanzibara uçuyoruz. Bu topraklara geri dönmek üzere Hoşça kal Serengeti, Hoşça kal Manyara …

Safari-40Fotoğraf İpuçları (Talha Çilek): Bu blog’da gördüğünüz tüm fotoğraflar benim, Talha Çilek, tarafından çekilmektedir. Safari için size birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum. Ekipman olarak kesinlikle bir DSLR tavsiye ediyorum. Kompakt bir fotoğraf makinası ile Safari’ye gitmek, misina ile kılıç balığı yakalamaya çalışmak ile aynı şey. Sonuç olarak kompakt makinelerinizi video çekmek için yanınıza alabilirsiniz, bu iş için çok uygunlar. DSLR makinenizin yanında bir de telefoto lense ihtiyacınız var.Bildiğiniz gibi yüksek kaliteli telephoto lensler çok ama çok pahalı. Bu lensleri safari dışında çok kullanacağınızı düşünmüyorsanız böyle bir yatırım yapmanız çok mantıklı değil. Benim size tavsiyem en azından 300mm’ye çıkabilen bir lensinizin olması. Ben şahsen Sigma 150-500 f:5-6.3 kulandım. Ayrıca ikinci bir body ile devamlı geniş açı lensimi hazır bulundurdum ki çoğu zaman hayvanlar çok yakına gelebiliyor ve daha kaliteli bir geniş açı işe yarayabiliyor. Bunun dışında kesinlikle zoom lens tercih etmenizi öneririm çünkü safari esnasında araçtan inmek yasak, dolayısı ile tamamen sabitsiniz, ileri geri yapma imkanınız yok. Prime lens diye tabir ettiğimiz sabit lensler zoom lenslere oranla daha kaliteli olmasına rağmen safaride çok kullanışsızlar. ISO ayarlarını otomatikte tutmanızı tavsiye ederimçünkü düşük ISO’larda çok iyi sonuçlar elde edemeyebilirsiniz. Enstantene hızınızı min. saniyenin 500′de biri yani 1/500′de tutmanız gerekiyor, yoksa o mesafelerden hareket eden hayvanların net görüntüsünü almanız çok zor. Dolayısı ile süper bir kare yakaladıktan sonra resmin ISO ayarı sabit bırakıldığı için karanlık, yada enstantene hızı yüksek diye titrek çıkmasını istemezsiniz. Son bir önerimde mutlaka seri çekim modunda tutmanız, diyaframınızı keskinlik için bir miktar kısmanız, ve Autofocus için önceden denemeler yapıp size en uygun ayarı seçmeniz. Kesinlikle tek bir Autofocus noktası ayarına getirip bu noktayı gerektiğinde kaydırmanızı tavsiye ediyorum, Auto ayarında iken arka plana, çalılara ya da ağaçlara gereksiz yere odaklanıp şansınızı kaybetmeyin. Ayrıca çoğu zamanda manuel focus yapmaya hazırlıklı olun ve önceden elinizi alıştırın derim. Safari üstü açık jiplerle yapılmakta ve fotoğraflarınızı üstten, yüksek bir açıdan çekmek çoğu zaman fotoğrafın güzelliğini bozmakta. Biraz yerlerde süründürse de tavan yerine pencere hizasında fotoğraflarınızı çekmenizi şiddetle tavsiye ederim. Ayrıca kompozisyonlarınızda 1′e 3 kuralını uygulamayı unutmayın.Ve kesinlikle bir gün uykudan feragat edip sabah gün doğumunda safariye çıkın, özellikle de Ngorongoro kraterinde inanılmaz manzaralar eşliğinde daha yeni avlanmış yırtıcıları görebilirsiniz. Saat ilerledikçe ve ortam kalabalıklaştıkça hayvanlarda rahatsız olup kaçıyor. Bu arada fotoğraflarınızı mutlaka ve mutlaka RAW formatında çekin. White Balance ayarınızı yaparken 5500K-6000K cıvarinda bir ayar, sarı otlara ve aslanlara daha güzel bir hava verecektir.

Yollarda bir sürü küçüklü büyüklü, hediyelik dükkânlar göreceksiniz. Bu dükkanlarda ağırlıklı olarak tahtadan oyma heykeller, Masailer, zenciler, filler satılıyor. Bunların yanı sıra maskeler, yağlıboya resimler de bulunabiliyor. Fakat tahmin edebileceğiniz gibi çok ama çok yüksek fiyatlar söylüyorlar, pazarlık yapmak durumundasınız. İnanın sıradan tahta bir maskenin üzerinde 250 Dolar gibi bir fiyat vardı, hiçbir şey almadan çıktım. En güzel alışverişi oteldeki dükkânda yaptık, pazarlık yok fiyatı üzerinde ister al ister alma. Yağlıboya resim yapan biri olarak yapılan resimleri vasat buldum, fahiş fiyatlarına göre oldukça basitler. Bol bol kitaplardan ve safari hayvanlarını anlatan kitaplardan aldık. Malum evde oldukça büyük bir kütüphanemiz var ve her gittiğimiz yerden kitap almayı adet edindik, kitap bizim için zenginlik demek. Bir de bende yöresel yemek kitabı ve çay toplama huyu olduğundan, çok değer verdiğim çaylarımı mutfak dolabındaki diğer dünyanın  öbür ucundan alınmış arkadaşlarının yanına koyup misafirlerime ikram ediyorum.

Tanzanya

Uyarılar

Mutlaka en az 1 ay öncesinden sarıhumma aşısı olmanızı tavsiye ederiz. Sarı Humma’ya yakalanma riskiniz, uçağınızın kaza yapma riski ile aynı yani çok düşük. Ufak da olsa risk almaya gerek yok, çünkü Sarı Humma’nın tedavisi yok ve ölümcül. Eğer sık seyahat ediyorsanız tifo, hepatit gibi hastalıkların da aşılarını olmalısınız.Sarıhumma aşısının minimum 10 gün öncesinden yapılması gerekiyor çünkü 10 gün sonra etki etmeye başlıyor. Sıtma için ise seyahatten 2 gün önce başlayıp döndükten sonra 4 hafta daha Tedradox adlı antibiyotikten almanız gerekiyor. 1 gün bile unutsanız bütün aldıklarınız boşa gidiyor. Bol bol böcek ilacı, raid, sinek kovucu sprey (DEET oranı yüksek olanlar tavsiye edilir), bileklik götürünüz. Yüksek faktörlü koruma da teninizi kavrulmaktan koruyacaktır. Safari’de, ev sineğinden biraz daha büyük ve gri renkte olan Tsetse Flyile karşılaşabilirsiniz. Bu böcek bir çeşit parazitsel bir hastalık bulaştırıp, Sleeping Sickness adı verilen ve ileriki safhalarında komaya sokabilen bir hastalığa sebep olabiliyor (bu yüzden Sleeping Sicknesss diyorlar). Bu sineklerin hastalıklı olma oranı çok düşük, fakat ısırdıklarında ciddi bir şekilde acıtıyorlar ve çoğu kişide de büyük miktarda alerji ve kaşınma yapıyor. Bu sineklere, sinek kovucu spreyler çok etki etmiyor. En büyük korunma uzun kollu ve uzun paçalı bol kıyafetler giymek. Dürbünsüz safari düşünemiyorum bile, hayvanların çoğu uzaklarda olacağından çıplak gözle görme olanağınız olmayacaktır (Nikonun çok güzel dürbünleri var biz bir tane edindik) . Bol bol fotoğraf çekileceğinden hafıza kartı ve bataryalarınızı önceden hazırlayınız. Götüreceğiniz kıyafetleriniz tahmin ettiğinizden daha çok önem taşıyor. Tozlu topraklı bir yerde olduğunuzdan açık renkler anında kir gösterecektir, koyu renkler ise çok güneş çekerken, kırmızı tonlarındaki kıyafetler ise hayvanları uyaracağından giyilmesi en doğru olan renkler khaki ve bej tonları olacaktır. Bu renkler aynı zamanda sinekler için nötr renkler yani sinekleri çekmiyor, özellikle Tsetse sinekleri ”Mavi ve Siyah”renklere geliyorlar bu yüzden bu renk giysiler getirmeyin. Bunların haricinde hava alan bir şapka, naylon olmayan ürünler almanız tavsiye olunur. Akşamları da oldukça serin olduğundan alabileceğiniz en kalın ve yumuşak sweatshirtlerinizden birini bavulda mutlaka bulundurun. Safari öncesi ; North Face, Columbia, Timberland mutlaka uğranması gereken mağazaların arasında sayılabilir.

Namibya

Namibya

Machu Picchu

Machu Picchu

Los Angeles

Los Angeles

Toskana

Toskana

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Izlanda

Izlanda

Malta

Malta

Myanmar

Myanmar

Provence

Provence

Moğolistan

Moğolistan

Mardin

Mardin

Japonya

Japonya

Bali, Endonezya

Bali, Endonezya

Avusturya

Avusturya

Dubai

Dubai

Bled Gölü, Slovenya

Bled Gölü, Slovenya

Norveç

Norveç

Yucatan, Meksika

Yucatan, Meksika

Kadim Galeri

Kadim Galeri

Sokaklar Galeri

Sokaklar Galeri

Hayvanlar Galeri

Hayvanlar Galeri

Soyut Galeri

Soyut Galeri

Yemek Galeri

Yemek Galeri

Manzara Galeri

Manzara Galeri

Portre Galeri

Portre Galeri

Simgeler Galeri

Simgeler Galeri

Kudüs, İsrail

Kudüs, İsrail

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag, Danimarka

Stockholm, İsveç

Stockholm, İsveç

Endülüs, İspanya

Endülüs, İspanya

Sharm El Sheikh, Mısır

Sharm El Sheikh, Mısır

Londra, İngiltere

Londra, İngiltere

Edinburg, İskoçya

Edinburg, İskoçya

Bakü, Azerbaycan

Bakü, Azerbaycan

Kapadokya

Kapadokya

Pekin, Çin

Pekin, Çin

Beyrut, Lübnan

Beyrut, Lübnan

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Angkor Wat, Kamboçya

Angkor Wat, Kamboçya

St.Petersburg, Rusya

St.Petersburg, Rusya

Helsinki, Finlandiya

Helsinki, Finlandiya

Petra, Ürdün

Petra, Ürdün

Zürih, İsviçre

Zürih, İsviçre

Kuveyt

Kuveyt

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Zanzibar

Zanzibar

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Santorini, Yunanistan

Santorini, Yunanistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

New York & Miami, ABD

New York & Miami, ABD

İtalya

İtalya

Maldivler

Maldivler

Karadağ

Karadağ

Prag, Çek Cumhuriyeti

Prag, Çek Cumhuriyeti

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Dubrovnik, Hırvatistan

Dubrovnik, Hırvatistan