Namibya

Namibya

Namibya

 

Namibya, çok uzun bir süredir hayalini kurduğum, düşüncesi bile heyecanlandıran bir Afrika ülkesiydi. Onca yer varken neden bir insan Afrika kıtasının güneybatısında dünyadan kopmuş ve neredeyse %90’ı kumlarla kaplı bir ülkeye gitmek isterdi ki?  Sebebini açıklayamıyordum ama gittiğim zaman çok etkileneceğimi, gördüğüm renklerin beni benden alacağını biliyordum. Namibya aynı zamanda beni heyecanlandıran bir sürü güzelliğe ev sahipliği yapıyordu. Yüksekliği 400m ’leri bulan yaşlı kumulları, Sossusvlei’daki 1000 senelik ağaç iskeletleri, aslan, çita, gergedan gibi hayvanları gözlemleyebileceğiniz Etosha Milli Parkı ve Namib Çölü’nün Atlas Okyanusu ile birleştiği, gerçeklikle rüya arasında kalacağınız Walvis Bay gerçeklikten kopmak ve özüne dönmek isteyenler için muazzam güzellikteydi. Seyahatimiz baştan sonra bizi başka bir zamana, başka bir gezegene taşıyan, hayalini bile kuramayacağımız güzellikteki yerlerle doluydu. Cape Town’dan kısa süren bir uçuşla geldiğimiz başkent Windhoek’te çok uzun bir süre kalmadık. St. Mary Katedrali’ni ziyaret edip Joe’s Beerhouse’da yemek yedik. Normalde Afrika ülkeleri çok fakir olur ve güvenlik sorunları tek başına gezmek tedirgin edebilir ama burası Güney Afrika gibi gelişmiş olmasa da ziyaret edenlerin başını ağrıtmayacak düzeyde bir ülke. Siz tabi ki yine de tedbiri elden bırakmayın, değerli eşyalarınızı yanınızda bulundurmayın ve gece geç saatlerde dışarıda dolaşmayın.

 

Sandwich Harbour

Afrika’nın güneyinde bulunan 2,5 milyonluk ülkenin kuzeyinde Angola ve Zambiya, doğuda Botsvana ve güneyinde ise Güney Afrika Cumhuriyeti bulunmaktadır. Ülkenin batı kısmının tamamı ise Atlas Okyanusu ile kaplıdır. Namibya toprakları dünyanın en kurak topraklarından birine ev sahipliği yapmaktadır. O kadar kuraktır ki ülkenin neredeyse tamamı çöllerle kaplıdır ve dünyanın en eski çölü bu topraklarda bulunmaktadır.  Ülkenin batısında bulunan ve ülkeye ismini veren Namib Çölü‘nün yanı sıra doğu bölümünde de Kalahari Çölü bulunmaktadır.  Ülke, dünyanın en az nufüs yoğunluğu olan ülkelerinden biri olsa da Owambo, Damara, Himba gibi 12 ayrı kabile yaşamaktadır. Ülkenin çoğunluğu Owambolardan oluşuyor ve Oshiwambo dilini konuşuyorlar. Resmi dili İngilizce olsa da zenciler genellikle Oshiwambo dilini kullanırken beyazlar ise Hollandaca’nın bozuk bir hali olan Afrikaans dilini konuşmaktadır.

 

Dune 45

Namibya’nın tarihine baktığınız zaman bolca Avrupa etkisi görüyorsunuz. Avrupalılardan önce, San (Bushmen) ismi verilen dünyanın en eski avcı-toplayıcı kabilesi 11,000 yıl boyunca bu topraklarda yaşamış fakat yazılı herhangi bir belge bırakmadıklarından o dönemi bilemiyoruz. 19. yy’a gelindiğinde ise İngilizler Walvis Bay taraflarını kontrol ederken diğer bölgelerin tamamını Almanlar yönetmiş. Ülkenin tüm zenginliklerine de eş zamanlı olarak el koymuşlar. Swakopmund, Kolmanskop, Lüderitz gibi Almanca kokan isimler bu sebepten dolayı sizi şaşırtmasın. Mesela Lüderitz bir zamanlar elmas madenlerinin bolca bulunduğu ve Almanların evler inşaa edip kendilerine yaşam alanları oluşturduğu bir yermiş. Tabi şimdi terk edilmiş olduklarından hayalet evler turlarına katılıp içleri kumlarla dolmuş olan bu evleri ziyaret ediyorsunuz.

 

 

Ne zaman ve nasıl gidilir?


Çöllerin hakimiyet kurduğu Namibya’da hava genellikle hep kurudur. Gündüzler hava sıcakken güneş battıktan sonra üşütecek derecelerde de soğuk olur. Senenin tüm zamanı ziyaret edilebilecek bir iklime sahiptir. Aralık ve Mart ayları arası topraklara biraz yağmur düşer ama çok değil. Mart ve Nisan ayları Namibya’nın en yeşil olduğu ve havada daha az tozun ve kumun olduğu bir dönem. Haziran ve Ağustos arası güney yarımkürede kış yaşandığı için diğer zamanlara göre daha serindir.

Namibya seyahatini Cape Town ile birleştirdiğimiz için, önce İstanbul-Cape Town uçup daha sonra da Air Namibia ile Cape Town-Windhoek arası uçuş gerçekleştirdik. Namibya tüm Türk vatandaşlarından vize istiyor fakat Türkiye’de karşılıklı Büyükelçilikleri olmadığı için, konsolosluğun olduğu bir ülkeye veya Namibya Berlin Büyükelçiliğine yönlendiriliyorsunuz. Biz Amerika’da yaşadığımız için pasaportları Washington’da bulunan Namibia Konsolosluğuna posta ile yollayıp vizemizi aldık. Namibya’ya gitmek için pasaportu postayla başka bir yere yollamaya gerek var mı diye bana sorarsanız hiç düşünmeden Namibya vizenizi almak için Berlin’e yollayın derim, öyle güzel bir ülke ki asla pişman olmazsınız.

 

 

Ne yapılır?


Namibya’nın yüzölçümünün Türkiye’nin yüzölçümünden büyük olduğunu söyleyip bir de üstüne 2,5 milyon nüfusu olduğunu söyleyince insan ister istemez şaşırıyor. Ülke büyük fakat popülasyonu oldukça az. Popülasyonunun azlığının en büyük sebebi ise yaşamaya çok elverişli topraklara sahip olmayışları ve dünyanın en eski çölü olan Namib ve Kalahari Çölleri’ne ev sahipliği yapmalarından geçiyor. Görülecek yerlere mesafeler uzak ve her yerde yol olmadığı için toprak yollarda günlerce yol yapmanız gerekiyor. Manzaralar o kadar nefes kesiciydi ki durup durup şu anda ‘’Namibya’nın ortasında tek başımıza Indiana Jones tarzı bir macera yaşıyoruz.’’ diye kaç kere heyecanla Talha’yı dürtükleyip bu durumu hatırlattım bilmiyorum. Uçsuz bucaksız toprak yollarda çöllerin arasından geçerken, renklerin tonları değişirken kulağımda kulaklığım jipten dışarıyı izlemek kendime yaptığım en büyük iyiliklerden biriydi. Gitmeden önce kafamda onca düşünce beni adeta aşağı çekmeye hazırlık yaparken, Namibya yörüngesinden çıkıp boşlukta dönüp duran ruhumu evirdi çevirdi ve tekrar yörüngesine geri oturttu sanki.

 

 

Burada yapılacak çok şey, görülecek çok fazla yer var fakat en az 1 hafta zaman ayırmak gerekiyor. Bizim zamanımız yine  kısıtlı(klasik) olduğundan en çok görmek istediğimiz yerleri çıkarıp, duraklamadan azıcık zamana maksimum yer sıkıştırmaya çalıştık. Buraya gitmek istemimizin sebebi ilk başta Atlas Okyanusu ve Namib Çölünün birliştiği Sandwich Harbour’u görmek, daha sonra Sossusvlei’deki 1000 senelik ağaç iskeletlerini görmekti. Mutlaka görmek istediğimiz iki yerin üzerinden plan yaptık. Bunların haricinde Etosha Milli Parkında safari, sahil vahası olan Swakopmund, Deadvlei, art nouveau tarzında inşaa edilmiş eski Alman kasabası Lüderitz, ve yine Alman yerleşimi olup terkedilmiş olan Kolmanskop’u görülecekler ve yapılacaklar listesine alabiliriz. Buranın en eski ve hala yaşamlarını ilkel şartlarda sürdüren Himba Kabilesine bir ziyarette bulunabilirsiniz. Eğer buraya ayırabilecek bir ay gibi bir süreniz varsa Namibya’nın her köşesini sindire sindire gezebilirsiniz ama eğer böyle bir zamanınız yoksa en çok nereyi görmek istediğiniz, ne kadar zamanınız olduğu ve gitmek istediğiniz yerlerin arasının ne kadar sürdüğünü itinayla masaya yatırmanız gerekir.

”Namibya’da Gezilecek Yerler” yazısı için tıklayın.

 

 

 

Ne yenir?


Meyve ve sebzenin yetişmediği, çoğunlukla Güney Afrika’dan ithal edildiği düşünüldüğünde bu tür ürünler ekstra pahalıdır ve kolay kolay bulunmaz. Etin ağırlıklı olarak tüketildiği Namibya’da Oryx (antilop), Kudu (ceylan) gibi av etlerine Air Namibia’nın sunduğu bir öğünde bile rastlayabilirsiniz o kadar yaygın. Kaldığımız otelde Zebra, İmpala, Oryx, Devekuşu gibi etlerin her akşam özel olarak konuklara sunuluyordu. İlk başta gözlerimize inanamasak da servis edilen etlerin oldukça pahalı ve zor bulunduğu söylendi. Çıkan sonuç tüm kırmızı etlerin tadının dana etine çok yakın olduğuydu. Hatta zebra etinin, dana etinin tadına olan yakınlığı yıllardır gazetelerde çıkan at eti haberlerini aklımıza getirmedi değil. (Normalde et tüketmeyi tercih etmeyen biriyimdir fakat önüme böyle bir fırsat çıkınca çok küçük bir parça denemeden geçmek istemedim.) Namibya, okyanusa kıyısı olmasından dolayı deniz mahsülleri hem çok çeşitli hem de çok taze. Özellikle Walvis Bay ve Swakopmund taraflarında çok lezzetli deniz mahsülü servis eden restoranları bulmanız olası (The Tug). Ben hayatımda yemediğim kadar İstiridye’yi Namibya’da yediğimi söyleyebilirim. Eğer daha önce tatmadıysanız tazecik çıkarıldığı için lokum gibi olduğunu söyleyebilirim. 

 

 

Ne alınır?


Satın alınacak çok farklı çeşitlerde ürünlerin olduğunu söyleyemem ama alabileceğiniz buraya has bir kaç ürünün olduğunu söyleyebilirim. Oryx Desert Salt marka tuzlar Kalahari Çölünün el değmemiş bölgelerinden temin ediliyor. Tütsülenmişinden tutun, pancarlısına kadar çok çeşitli tuz çeşitleri bulunuyor. Yerlilerin el emeği göz nuru bir çok ürüne Windhoek’teki pazarlarda rastlayabilirsiniz.  Şehre 8km uzaklıkta bulunan kadınların el işi ürünlerini sattığı kar amacı gütmeyen Penduka, sepet, deri, takı, tekstil gibi ürünlerin satıldığı Namibia Crafts Centre hediyelik eşyaları bulabileceğiniz ön plana çıkan yerlerdir. Post Street Mall renkli dükkanları ve el işi ürünleri ile turistlerin alışveriş için tercih ettikleri bir başka yerdir.

Kısa kısa

  • Çölün rengi ne kadar kırmızısıyla bir çöl o kadar yaşlıdır. Kumun renginin açık olması onun daha çok genç olduğunu gösterir çünkü kumun içindeki metaller zamanla okside olup kırmızıya döner. Bu sebepten Namib Çölü, yani dünyanın en yaşlı çölü akıllardan çıkmayan göz alıcı bir kızıl renge sahiptir.
  • Namibya başta Amerikalı zenginler olmak üzere dünyanın birçok yerinden avcıyı kendine çekiyor. Ülkede adım başı av kampları bulunuyor. Beni bu durum tabi ki derinden yaraladı. Dev toprak sahipleri kendilerine ait alanları çitle çevreliyorlar, hayvanları beslemiyorlar ve bir de bunun üzerine avcılara her türlü şartları sağlayıp hayvanları vurdurtuyorlar. Duyduğumda çok üzülmüştüm ama rehberimizin anlattığına göre bir hayvan türü fazla türediğinde popülasyonun azaltılması gerekiyormuş. Kendileri vurmak yerine avcılardan yüksek rakamlar alarak hayvanları vurdurtuyorlarmış. Avcılar hayvanı ülkesine götüremedikleri için sadece kafasını trophy yani hatıra olarak alıyorlarmış. Dolayısıyla hem hayvanı vurdukları için para kazanıyorlarmış hem de hayvanın eti onlarda kalıyormuş. Her sene ekonomiye büyük katkı sağlıyormuş avcı çiftlikleri.
  • Prehistorik zamanlarda Gibeon isimli bir meteor Namibya’ya çarpmış. Namibya’nın Gibeon köyüne yakın olduğu için bu isim verilmiş. Etnik bir grup olan Namalar meteorlardan kendilerine silah ve objeler yapmış. Meteor taşları şu anda Post Street Mall’da sergileniyor.

SaveSave

Namibya

Namibya

Machu Picchu

Machu Picchu

Los Angeles

Los Angeles

Toskana

Toskana

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Izlanda

Izlanda

Malta

Malta

Myanmar

Myanmar

Provence

Provence

Moğolistan

Moğolistan

Mardin

Mardin

Japonya

Japonya

Bali, Endonezya

Bali, Endonezya

Avusturya

Avusturya

Dubai

Dubai

Bled Gölü, Slovenya

Bled Gölü, Slovenya

Norveç

Norveç

Yucatan, Meksika

Yucatan, Meksika

Kadim Galeri

Kadim Galeri

Sokaklar Galeri

Sokaklar Galeri

Hayvanlar Galeri

Hayvanlar Galeri

Soyut Galeri

Soyut Galeri

Yemek Galeri

Yemek Galeri

Manzara Galeri

Manzara Galeri

Portre Galeri

Portre Galeri

Simgeler Galeri

Simgeler Galeri

Kudüs, İsrail

Kudüs, İsrail

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag, Danimarka

Stockholm, İsveç

Stockholm, İsveç

Endülüs, İspanya

Endülüs, İspanya

Sharm El Sheikh, Mısır

Sharm El Sheikh, Mısır

Londra, İngiltere

Londra, İngiltere

Edinburg, İskoçya

Edinburg, İskoçya

Bakü, Azerbaycan

Bakü, Azerbaycan

Kapadokya

Kapadokya

Pekin, Çin

Pekin, Çin

Beyrut, Lübnan

Beyrut, Lübnan

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Angkor Wat, Kamboçya

Angkor Wat, Kamboçya

St.Petersburg, Rusya

St.Petersburg, Rusya

Helsinki, Finlandiya

Helsinki, Finlandiya

Petra, Ürdün

Petra, Ürdün

Zürih, İsviçre

Zürih, İsviçre

Kuveyt

Kuveyt

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Zanzibar

Zanzibar

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Santorini, Yunanistan

Santorini, Yunanistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

New York & Miami, ABD

New York & Miami, ABD

İtalya

İtalya

Maldivler

Maldivler

Karadağ

Karadağ

Prag, Çek Cumhuriyeti

Prag, Çek Cumhuriyeti

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Dubrovnik, Hırvatistan

Dubrovnik, Hırvatistan

Machu Picchu

Machu Picchu

Machu Picchu, Peru

 

 

İnka Uygarlığı

Machu Picchu, Peru And Dağları’yla Amazon havzasının buluştuğu 2400m yükseklikte etrafında yağmur bulutlarının çevrelediği çok özel bir noktaya kurulmuştur. Keçuva dilinde ‘’eski zirve, yaşlı dağ’’ anlamına gelen Machu Picchu, diğer birçok önemli yapının inşa ettirilmesini sağlayan İnka Kralı Pachacuti’nin kayıp şehri olarak bilinmektedir. 15. yy’da inşa edilmiş olan bu antik şehrin kuruluş amacı ve kimlerin yaşadığı günümüze kadar halen tam olarak netleştirilememiş olsa da genel kanı Pachacuti döneminde yaşayan İnka asillerine ve din adamlarına ev sahipliği yaptığıdır. Bir uygarlık düşünün henüz tekerleği bile keşfetmeden, para kullanmadan dünyanın geri kalanında uzakta büyük bir imparatorluk kuruyor. Taşıması zor dev kayalardan birbirine geçmeli bir sistem kullanarak binalar inşa ediyor, yüksek rakımlarda basamaklara benzeyen teraslar oluşturarak deneysel tarım yapıyor, Quipu denilen ipliklere düğüm atılarak tutulan kendine has bir sayı sayma tekniği geliştiriyor. İşte Machu Picchu bu büyük uygarlıktan bizlere kalan en büyük miras.

200 adet yapının bulunduğu şehir, yerleşim ve tarım alanı olarak büyük bir meydanın eklenmesi ile birbirinden ayrılmış. Şehir kısmında evler, güneş tapınakları, astronomik gözlemevi gibi yapılar bulunmaktadır. Machu Picchu’nun en önemli yapıları Güneş Tapınağı, Üç pencereli tapınak ve güneş saati Intihuatana’dır. Şehirdeki yapıların çoğu bronz veya taş gereçlerle kesilmiş granit blokların daha sonra kum ile pürüzsüzleştirmesi tekniği ile inşa edilmiş. Bu tipik İnka taşçılığına “Ashlar” tekniği deniyor. Granit taşların arasına harç konulmadan üst üste yerleştiriliyor ve zamanla taşlar birbirine geçtiğinden her türlü depreme ve sele dayanabiliyor. Şehrin tarım bölümündeki teraslarda ürün yetiştirilirken diğer basamakları ürün yetiştirmek yerine erozyondan şehrin aşağı kaymasını engellemek için kullanmışlar. Machu Picchu’da biri yağışlı biri kuru olmak üzere iki mevsim olduğundan yağışlı dönemlerde ürünleri ekip biçmişler, kuru sezonda ise elde ettikleri ürünleri kurutarak veya tuzlayarak havadar taş binalarda depolamışlar. Patates en çok tükettikleri ürünmüş dolayısıyla patatesleri güneşte kurutarak kurak sezonda tüketmişler. Patatesin yanı sıra mısır, tatlı patates, kinoa en temel yiyeceklermiş. İnkalar para kullanmadıkları ve ticaret yapmadıkları için kurutulmuş olan ürünlerini değiş tokuş yani barter yapmak için kullanmışlar. En üst kattaki terasla en alt kattaki teras arasında 15 santigrat derece fark olduğundan ve her terasa farklı miktarda yağmur düştüğünden bunu en iyi şekilde değerlendirerek tarım alanında uzmanlaşmışlar. Su sorununu ise muhtemelen daha şehri kurmadan önce detaylı bir araştırma sonrasında su kaynakların konumunu belirleyerek çözmüşler. Machu Picchu’nun kuzeyinde bulunan kaynağı şehre çekmek için kanallar örmüşler.

 

İnanç

Inkalar, Inti (güneş), Pachamama (toprak ana) veya Viracocha (dünyayı yaratan) gibi birden çok tanrıya inanıyorlardı. En önemli tanrıları erkek olan güneş tanrısı İntidir. İnti’nin dişi olan ay tanrısı Mama Quilla ile evli olduğuna ve İnkalar’ın onların çocukları olduğuna inanıyorlardı.

Her dağın tepesinde bir tanrının yaşadığına inanıyorlardı dolayısıyla dağlar onlar için çok kutsaldı. Dağlara, güneşe, aya ve yıldızlara inandıkları için yaşam alanlarını onlara yakın yüksek tepelere kurmuşlar. Ölümden sonra yaşama inandıkları için ölülerini mumyalıyor ve sonraki yaşama hazırlıyorlardı. Rehberimizin söylediğine göre İnkalar, Mayalar gibi insan kurban etmiyorlardı. Onun yerine özellikle kurak dönemlerde lama ve alpaka kurban ediyorlardı. Her senenin haziran ayı boyunca Inti Raymi Festivali yani Güneş Festivali kutluyorlardı. Günümüzde Peru halkının büyük bölümü Katolik Hristiyan olsa da hepsi Pachamama’ya yani toprak anaya inanıyor hala ona dua edip kurban adıyor.

 

İspanyollar

Şehrin bozulmadan günümüze kadar ulaşması İspanyolların gözünden kaçmasına ve 500 sene boyunca saklı kalmasına borçluyuz. İspanyollar Cusco’ya geldiklerinde Machu Picchu 100 yaşında bile değilmiş. Taşıdıkları çiçek virüsünün İnka nüfusunun %90’nını yok ettiği söyleniyor. İspanyolların gelişi ile İnkaların düşüşü paralellik gösteriyor. Dev İnka İmparatorluğu’nda yaşayan hiçbir yerlinin yakın bir zaman sonra Keçuva yerine İspanyolca konuşup, Güneş Tanrısı İnti yerine Hristiyanlığa geçeceği aklının ucundan bile geçmiyordu. Inka İmparatorluğu’nu fethetmesi İspanya kraliçesi tarafından onaylanan komutan Pizarro o dönemde kral olan Atahualpa’yı tutsak ederek imparatorluğu bölerek parçalamıştır. İşin ilginç yanı İmparator Atahualpa ve adamları ilk başta Pizarro’yu tehdit olarak algılamamış ve sarayını kaygısızca İspanyol işgalcilere açmış çünkü iç savaşta olduğu için odak noktası bu savaşlarmış hem de inanışlarına göre tanrı Virarocha’nın deniz aşırı bir yerden huzuru ve barışı sağlamak üzere geleceğine inanmalarıymış.

Hiram Bingham

Yale Universitesi’nde profesörlük yapan Hiram Bingham Inka’ların son şehri olan Vilcabamba’yı ararken şans eseri 1911 senesinde Machu Picchu’yu keşfetmiştir. Hiram Bingham aslında bir arkeolog değildi, Güney Amerika tarihine karşı büyük bir ilgisi olduğundan ve Latin Amerika üzerine Harvard’da doktora yapmış. Yale Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydi fakat keşfetme aşkı daha ağır basmıştı. 1911 yılında hem polis hem de çevirmen olan rehberi ile şimdiki Aguas Calientes’e yakınlarda bir köye gelmiş. Buradaki yerli bir çiftçi yakınlarda ismi Machu Picchu olan geniş bir alana yayılmış kalıntıların olduğunu söylediğinde Bingham yoğun yağan yağmura rağmen ertesi gün hemen yola koyulmuş ve sonunda Machu Picchu’ya ulaşmış. Bingham şehre girdiğinde burada yaşayan ve tarihi Inka teraslarına tarım yapan yerliler olduğunu görmüş. Ömrünün sonuna kadar Bingham buranın Inka’ların son şehri Vilcambamba olduğuna inansa da daha sonraki kazılarda herhangi bir savaş belirtisi bulamadıklarında kayıp şehrin Vilcabamba olmadığı ortaya çıktı. Bingham sahada kazılar sırasında bulduğu binlerce kalıntıyı ve tarihi eseri Yale Üniversitesi’ne araştırma yapmak üzere götürmüş ve bu değerli kalıntılar ilerleyen yıllarda Amerika ve Peru arasında ciddi problemler çıkarmıştır. Hiçbir İspanyol Machu Picchu’yu görmemiştir dolayısıyla hakkında yazı yazmamıştır. Sadece birkaç yabancı ondan önce gelmiş fakat burayı tüm dünyaya duyuran kişi Hiram Bingham olmuş. (1913 senesinin Nisan ayında National Geographic dergisi Machu Picchu’yu kapak yaparak tüm dünyaya duyurmuş.) Gerçek Vilcabamba şehrini ise yine bir Amerikalı olan Gene Savoy 1964 senesinde keşfetmiş. Günümüzde Machu Picchu ünlü kral Pachakuti’nin, asillerin ve rahiplerin yaşadığı şehri olarak biliniyor fakat birçok teori ortaya atılmış olsa da tam olarak şehri neden terk ettikleri bilinmiyor. Bingham’ın Machu Picchu ile ilgili anılarını merak edenler kendisinin kaleme aldığı ‘’The Lost City of Incas’’ kitabını okuyabilir. Bu arada George Lucas’ın Indiana Jones karakterini Hiram Bingham’dan ilham aldığı söyleniyor.

Machu Picchu 1983 senesinde Unesco’nun Dünya Kültür Miras Listesi’ne tarihi Cusco şehri ile birlikte dahil edilmiş fakat bu sefer Ocak 2016’da Unesco’nun tehlike altındaki dünya mirasları listesine alınmış. Eskiden 15. yy’den kalma bu önemli tarihi yapıyı elini kolunu sallayan gezebilirken Unesco günlük girişi 2500 kişiye çekmeyi başarmıştır. Yeni alınan tedbirlere göre 2019 itibari ile kalabalığı önlemek için rehbersiz giriş yasaklanacak, zaman limiti konulacak ve belli bir rota üzerinden gezilmesi sağlanacakmış.

 

 

Machu Picchu’ya Gidiş

 

Machu Picchu’ya günümüzde bile ulaşmak ister yürüyerek ister trenle o kadar da basit değil ve buraya kadar ulaşmak için hatırı sayılır bir para harcamanız gerekiyor. Machu Picchu’ya gelmek için ilk önce Aguas Calientes’e gelmek zorundasınız. Aguas Calientes’e gelmenin ise sadece iki yolu var. Ya 4-5 gün arası yürüyerek Inca Trail veya Salkantay Trail ile ya da Cusco veya Ollantaytambo’dan trene binerek ulaşabilirsiniz. Inka’ların izini takip edip Machu Picchu’ya 4 gün yürüyerek gelmek istiyorum deseniz bile günlük 500 kişi kısıtlaması olduğundan aylar öncesinden yerinizi ayırtmanız ve karşılığında 500-600 dolar gibi bir ücret ödemeniz gerekiyor. Tabi rehberleri ve hamalları çıkarınca geriye günlük 200 kişi kalıyor. Güney Amerika’nın hatta tüm dünyanın en çok hayali kurulan yürüyüşü olan Inca Trail’i mutlaka ama mutlaka yapmalı. Dört gün boyunca soğuk, yorgunluk ve acı bitmeyecekmiş gibi gelse de eminim sonunda bulutların arasından göz kırpan bir Machu Picchu manzarası tüm yaraları saracaktır.

Trenle gelmek isterseniz Peru Rail, Inca Rail veya Hiram Bingham gibi firmalarından bilet almanız gerekiyor o da kişi başı 100 – 300 dolar arasında fiyatlar değişiyor. Eğer lüks bir ulaşım arıyorsanız Belmond Hiram Bingham trenine mutlaka yerinizi ayırtın. Aguas Calientes’e geldikten sonra ya tren istasyonunun hemen yanında bulunan otobüs durağından 24 dolara bilet alıyorsunuz ya da 1,5 saat süren bol basamaklı bir yolu yürüyorsunuz. Eğer otobüsle gitmeyi planlıyorsanız bilet almayı son dakikaya bırakmayın çünkü (özellikle yüksek sezonda) otobüs bileti içinde ayrıca sıra bekleme ihtimaliniz var. Bilet gişesi sabah 5:00 ve 21.00 saatleri arasında açık.

Machu Picchu’ya girmek için bilete (40 dolar) ihtiyacınız var ve biletleri önceden almanız önemli çünkü günlük giriş 2500 kişi ile sınırlı. Machu Picchu ile beraber eğer karşısındaki Wayna Picchu dağına tırmanmak isterseniz ona verilen günlük kişi sınırı 200. Bu arada girişler için yanınıza pasaportunuzu almayı ve çıkarken Machu Picchu yazılı damgayı pasaportunuza basmayı unutmayın. Biz damgayı aynı zamanda sevdiklerimize yolladığımız kartpostallara da bastık. Öğlen yemeği yemek ve tuvalete girmek isterseniz içeri 3 kez girip çıkma şansınız var. Öğlen yemeği için Machu Picchu’nun yanında Belmond Otel’e ait olan Tinkuy Buffet Restoran var. Yemekleri güzel olsa da fiyatı Machu Picchu’ya giriş ücreti ile aynı dolayısıyla yanınızda yiyecek bir şeyler getirmeyi unutmayın.

Machu Picchu’ya gelmenin en güzel zamanı kuru döneme denk gelen Mayıs ve Eylül ayları arasındadır. Diğer aylar bol yağmur olacağı için bu dönemde buraya gelmek istemeyebilirsiniz. Machu Picchu’da ziyaretçilere görsel veya yazılı olarak hiç bir şekilde bilgi verilmiyor fakat Aguas Calientes’e yakın kimsenin bilmediği Museo di Sitio Manuel Chavez isminde kafanızdaki soru işaretlerini cevaplayacak çok güzel bir müze bulunuyor. Aguas Calientes’te güzel bir yemek yemek isterseniz Tree House Restaurant ve Indio Feliz’i tavsiye ederiz.

 

Bize gelince, Ollantaytambo’dan Aguas Calientes’e Peru Rail ile geldik ve burada bir gece konakladık. Bir gün önceden aldığımız otobüs biletleriyle ertesi sabah 5:30’ da otobüs durağındaki upuzun kuyruğa girdik ve otobüsle yarım saat süren bir tırmanışla 6:30 ‘da Machu Picchu’nun kapısındaydık. Machu Picchu biletlerini ise bir kaç ay öncesinden online olarak alıp çıktısını yanımızda getirdik. Yanımızda sandviç ve içecek getirdik ama sandviçlerle lamaları besleyince aç kaldık. Hemen dışarıda bir cafe vardı ama çok yorgun ve aç olduğumuzdan Tinkuy Restoran’da açık büfe yemek yedik. Peru’nun en iyi oteli olan Belmond Hotel’e ait bir restoran olduğu için yemekler çok iyiydi ve ağırlıklı Peru yemekleri vardı

 

Cusco, Peru Rehberi İçin Tıklayın!

Peru Amazonları Yazısı İçin Tıklayın!

Namibya

Namibya

Machu Picchu

Machu Picchu

Los Angeles

Los Angeles

Toskana

Toskana

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Izlanda

Izlanda

Malta

Malta

Myanmar

Myanmar

Provence

Provence

Moğolistan

Moğolistan

Mardin

Mardin

Japonya

Japonya

Bali, Endonezya

Bali, Endonezya

Avusturya

Avusturya

Dubai

Dubai

Bled Gölü, Slovenya

Bled Gölü, Slovenya

Norveç

Norveç

Yucatan, Meksika

Yucatan, Meksika

Kadim Galeri

Kadim Galeri

Sokaklar Galeri

Sokaklar Galeri

Hayvanlar Galeri

Hayvanlar Galeri

Soyut Galeri

Soyut Galeri

Yemek Galeri

Yemek Galeri

Manzara Galeri

Manzara Galeri

Portre Galeri

Portre Galeri

Simgeler Galeri

Simgeler Galeri

Kudüs, İsrail

Kudüs, İsrail

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag, Danimarka

Stockholm, İsveç

Stockholm, İsveç

Endülüs, İspanya

Endülüs, İspanya

Sharm El Sheikh, Mısır

Sharm El Sheikh, Mısır

Londra, İngiltere

Londra, İngiltere

Edinburg, İskoçya

Edinburg, İskoçya

Bakü, Azerbaycan

Bakü, Azerbaycan

Kapadokya

Kapadokya

Pekin, Çin

Pekin, Çin

Beyrut, Lübnan

Beyrut, Lübnan

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Angkor Wat, Kamboçya

Angkor Wat, Kamboçya

St.Petersburg, Rusya

St.Petersburg, Rusya

Helsinki, Finlandiya

Helsinki, Finlandiya

Petra, Ürdün

Petra, Ürdün

Zürih, İsviçre

Zürih, İsviçre

Kuveyt

Kuveyt

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Zanzibar

Zanzibar

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Santorini, Yunanistan

Santorini, Yunanistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

New York & Miami, ABD

New York & Miami, ABD

İtalya

İtalya

Maldivler

Maldivler

Karadağ

Karadağ

Prag, Çek Cumhuriyeti

Prag, Çek Cumhuriyeti

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Dubrovnik, Hırvatistan

Dubrovnik, Hırvatistan

Los Angeles

Los Angeles

Los Angeles

Los Angeles

İlk Amerika’ya taşınıp Los Angeles ve etrafını keşfetmeye başladığım zamanları anımsıyorum. Melekler Şehri bana hem çok büyük hem de biraz korkutucu gelmişti. Acaba bir gün tüm şehri kavrayıp navigasyon olmadan araba kullanabilir miyim diye içten içe endişe ediyordum. Bir yere turist olarak gitmek ayrıydı, hayatının önemli bölümünü geçireceğin yerleri çözüp özümsemek apayrıydı. Buraya taşınalı koskoca bir sene olacak ve şimdi görüyorum ki endişelerim oldukça yersizmiş çünkü cüzdanımda California ehliyeti yardım almadan istediğim yeri bulabiliyorum. Los Angeles dünyaca ünlü Hollywood yıldızlarının yaşadığı, geniş plajlarıyla ve tüm yıl boyu sıcacık güneşli bahar havasıyla gönüllerde derin izler bırakacak güzellikte bir şehir. Nefes kesici doğal bir güzelligi yok belki ama her sokakta boy gösteren uzun gövdeli palmiyeler Los Angeles’in ikonu haline gelmis.. Şehir oldukça büyük ve toplu taşıma çok yaygın değil. Eğer Amerika’da araba kullanmaya alışıksanız buraya geldiğinizde araba kiralayabilirsiniz ya da akıllı telefonlardan ulaşabileceğiniz, yaygın olarak kullanılan Uber ve Lyft gibi uygulamaları kullanabilirsiniz. Araba kiralamak kuralları bilenler için pratik olsa da İstanbul’u aratmayan yoğun trafiği ve 20 dolara kadar çıkabilen park ücretleri keyfinizi biraz kaçırabilir.

LA’in en sevdiğim yanlarından biri havanın hep bahar tadında olması. Ne Aralıkta tir tir titretir ne de Ağustos’ta çok terletir. Genellikle senenin büyük bölümü hava açık, kuru ve güneşlidir. Güneş hangi mevsimde çıkarsa çıksın hemen içinizi ısıtır, sizi yaz gelmiş gibi havaya sokar ta ki batana kadar. Geceleri yaz bile olsa üşütür. Deniz tatili yapmak isteyenler için sayısız plajı bulunsa bile okyanus suyu hem serin hem de dalgalıdır.

Los Angeles’ı hakkıyla gezmek için bence en az 3-4 gün ayırmak gerekiyor. Şehrin büyük ve trafiğin sıkışık olması zaman kaybına yol açarken Universal Stüdyoları veya Disneyland gibi bir parka gitmek koca bir gününüzü alacaktır. Şehri doya doya keşfedebilesiniz diye oldukça kapsamlı ve yararlı bulacağınızı düşündüğüm bir rehber hazırladım. Los Angeles’ı Downtown LA, Hollywood, Beverly Hills, Santa Monica, Venice, Melrose Avenue ve Malibu diye görülmeye değer noktaları ve popüler mekanları pratik bir şekilde anlattım. Kalacağınız gün sayısına ve ilgi alanınıza göre aralarından seçim yapabilirsiniz çünkü yazdıklarımın tamamını kısa bir sürede görmeniz mümkün olmayabilir. Los Angeles’da ister Hollywood yıldızlarının izini takip edin, ister hip ve trendy sokaklarında dolaşın, ister sörfçülerle günü batırın burada her türden zevke hitap eden ve beklentileri fazlasıyla karşılayan bir LA bulacaksınız.

Beverly Hills

Dünyanın en pahalı emlak pazarı olarak ünlenen ve Hollywood yıldızlarının evlerinin bulunduğu bölge olan Beverly Hills sıra sıra dizilmiş palmiyelerin arasından göze çarpan lüks vitrinleri ile Rodeo Drive’a ev sahipliği yapmaktadır. Birçok ünlünün evi burada olduğu için Star Maps denilen haritalara rastlayabilirsiniz. Eğer ilginiz varsa ünlülerin evlerini gösterdikleri bir tura da katılabilirsiniz. Ağırlıklı olarak lüks alışveriş yapabileceğiniz, dev palmiyelerle fotoğraf çektirebileceğiniz Beverly Hills bölgesinde mola vermek isterseniz rengarenk gülleri ile ünlü Ivy ve Uzak Doğu yemekleri servis eden Mr. Chow (akşam yemeği) Los Angeles’ın ünlü aşçısı Wolfgang Puck’ın sahip olduğu Spago ve yine Uzakdoğu yemekleri sunan dünyaca ünlü Nobu’yu (akşam yemeği) tercih edebilirsiniz. Yemek seçiminde zorlanıyorsanız pizzaları ile ünlü California Pizza Kitchen’ı ve yine California’ya özgü olan özgün tabldot yemekler bulabileceğiniz Lemonade’i tercih edebilirsiniz. Marilyn Monroe gibi ünlülerin kalmış olduğu ve şehrin en popüler oteli olan Beverly Hills Hotel’in içinde bulunan Fountain Coffee Room’da keyifli bir brunch yapabilirsiniz. Tipik güneşli bir Los Angeles gününde Beverly Hills’de gül şeklinde hazırlanan Amorino dondurması ise gezinizin en keyifli kısmını oluşturacak. Şehrin en şık ve pahalı otelleri olan, Julia Roberts’ın Pretty Woman filminin çekildiği Beverly Wilshire Four Seasons, Beverly Hills Hotel, L’Ermitage Viceroy’un bu bölgede olduğunu söylememe gerek yok sanırım. 1920’li yıllarda California’nın sokaklarını aydınlatmış sokak lambaları olan Urban Lights ve Rain Room ile ünlü olan LACMA Müzesi Beverly Hills’e yakınlığından dolayı ziyaret edilebilir. Dünyanın en eski fosillerinin ve Buzul çağından kalma eserlerin sunulduğu La Brea Tar Pitts Müzesi müze severlerin listesine eklenmeli.

Hollywood

Los Angeles dendiği zaman ilk akla gelen bölge olan Hollywood için dünyanın eğlence başkenti demek doğru olur. 50 yıldır her sene kaldırımlarına yıldızların eklendiği Walk of Fame, Madame Tussauds Hollywood, Chinese Theatre, Oscar ödüllerinin verildiği Dolby Theatre bölgenin en ünlü noktalarıdır ve tüm turistleri kendine çeker. Şehrin simgesi haline gelmiş olan ikonik Hollywood tabelası 1923 senesinde bir emlak şirketinin reklam vermesiyle Lee Dağı’nın tepesine yerleştirilmiş. İlk hali Hollywoodland olsa da zamanla Hollywood olarak kalmış. Tabelayı görmek için tepede bulunan Griffith Gözlemevi’ne çıkabilir Los Angeles’ı gün batımında ünlü pembe rengine bürünürken izleyebilirsiniz. Eğer yürüyüş yapmak isterseniz Griffith’e çıkarken göreceğiniz Runyon Canyon’e  gidebilirsiniz. Griffith bir Gözlemevi olduğundan içindeki Planetarium’ a da mutlaka uğrayın. LA Zoo ise çocuklu aileler için bir alternatif olabilir. Hollywood’un içinde bulunan Universal Stüdyoları Orlando’dakine kıyasla küçük olsa da bir gününüzü ayırmayı hak ediyor. California’nın en iyi burgerlerini yapan Hollywood’daki In-n Out Burger ve en leziz pizzaları ile California Pizza Kitchen yemek için güzel bir alternatif olabilir.

Santa Monica

Okyanusa doğru bakan Santa Monica sahip olduğu şehir enerjisi, huzur veren plaj atmosferi ve deniz kenarına dizilmiş şirin otelleri ile benim en favori duraklarımdan biridir. Buraya geldiğinizde ister Pier’de yani iskelede bulunan Pacific Park açık eğlence merkezinde zaman geçirebilir, ister sahilde bisiklet kiralayıp Venice Beach’e kadar gidebilir, ister alışveriş sonrası güzel bir yemek yiyebilirsiniz. Alışveriş, restoranlar ve dev bir sahili olduğundan genellikle turistlerin ilk geldikleri yerlerden biri olan Santa Monica’da otopark sorunu hemen hemen hiç yok. Alışveriş ve gezmek için ise sadece yayalara açık olan Third Street Promenade caddesi ve Santa Monica Place Avm her zaman kalabalık ve canlıdır. Amerikan mutfağı için Ivy by the Shore, Cheesecake Factory, Bubba Gump , Lemonade, uzakdoğu yemekleri için Benihana ve Cassia, Pizza için Milo and Olive tercih edilebilir. Meksika yemekleri isteyenler daha çok fast food bir tarzı olan uygun fiyatlı Chipotle’yi deneyebilir.

Venice Beach & Abbot Kinney

Venice, Los Angeles’da en sevdiğim bölgelerin başında geliyor. Santa Monica’nın plajıyla kesiştiği ve komşusu olduğu Venice 1905 senesinde yazlık otel kasabası olarak Abbot Kinney tarafından kurulmuş. Kanalları ile ünlü Venice zamanımızda Los Angeles’ın en popüler noktalarından biridir. Burada denize girebilir, ünlü Boardwalk’ta bisiklete binebilir veya Amerika’nın en tarz caddelerinden biri olan Abbot Kinney’e kısa bir yürüyüş yaparak ulaşabilirsiniz. Venice’in plaj tarafında sağlıklı ve vegan yiyecekler seviyorsanız Cafe Gratitude veya Amazebowls’dan birşeyler atıştırabilirsiniz. (Los Angeles’da vejeteryan, vegan ve sağlıklı yiyecekler servis eden mekanlar oldukça popüler ve büyük bir kitle tarafından tercih ediliyor.) Abbot Kinney Caddesi bir sürü tarz kıyafet ve ürünlerin satıldığı, harika restoranların bulunduğu, tüm duvarların rengarenk grafitilerle süslenmiş oldukça popüler noktalardan biri. Restoran olarak odun fırını pizzaları ile Gjelina, ismiyle çelişen fakat oldukça lezzetli vejeteryan yemeklerin sunulduğu Butcher’s Daughter’ı iç rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Sabah saatlerine denk gelirseniz Greenleaf’te güzel bir kahvaltı edebilirsiniz. Yemekten sonra ise deniz tuzu ile yapılan dondurmaları ile ünlü Salt&Straw’a mutlaka uğrayın. Eğer donut seviyorsanız Blue Star Doughnut mutlaka denenmeli. Bizim gibi her öğünü güzel bir kahveyle tamamlamayı sevenlerdenseniz kuyruk beklemenin muhtemel olduğu Intelligentsia veya Blue Bottle’da bir kahve molası verebilirsiniz. Kendi kokunuzu kendiniz yapabildiğiniz parfümcü The Labo, İtalyan gozluk markasi IIlesteva mağazalarına göz atabilirsiniz. Kıyafet alışverişi anlamında ise Iro, Rag&Bone ve Current Elliot Abbot Kinney’nin en popüler mağazalarıdır.

 

West Hollywood & Melrose

Los Angeles’ın bir diğer cool ve ünlü caddesi olan Melrose Bulvarı’nı keşfetmeden Melekler Şehrini keşfetmiş sayılmazsınız. 90’lı yılların ünlü dizisi Melrose Place’in çekildiği yer olan Melrose Caddesi şık ve sosyetiklerin kesiştiği Santa Monica Bulvarından başlıyor. En güzel yemeklerin, en gurme kahvelerin ve Los Angeles’ın gerçek tarz sahibi yerlileri ile karşılaşacağınız Melrose’da her pazar günü Fairfax Lisesi’nin bahçesinde gezmekten büyük keyif alacağınız bir bit pazarı (Fairfax Flee Market) kuruluyor. Oldukça uygun fiyatlara gözlük, giyim ve ev eşyası türünden ürünler bulabilirsiniz. Pembe duvar üzerine çizilmiş olan melek kanatları bu pazarın tam karşı caddesinde bulunmaktadır. Paul Smith’in ünlü pembe duvarı ve Cisco Home’un ‘’Made in LA’’ duvar yazısı da bu cadde üzerinde bulunmaktadır.

Yemek için popüler mekanlar olan Zinque ve Urth Caffe, ünlülerin sıkça tercih ettiği vejeteryan Meksika yemekleri ile ünlü Gracias Madre tercih edilebilir. Ünlü belgesel Chef’s Table’a çıkan pizzaları ve Italyan lezzetleri ile dillere destan Osteria Mozza’dan bahsetmeden olmaz. Kahve için Verve Coffee, çay için ise şirin pembe fayanslarıyla fotoğraflık Alfred Tea’de günün yorgunluğunu atabilirsiniz. Beverly Bulvarında bulunan Milk içleri rengarenk dondurmalı dev makaronları ile şehir efsanesi olmuş durumda. Reality yıldızları Kardashian kardeşlerin sahip olduğu DASH mağazası da Melrose’da bulunmaktadır. Akşam yemeği için tüm LA’lilerin ilgi gösterdiği deniz ürünlerinin servis edildiği Catch’e rezervasyon yaptırabilirsiniz. Paris’in ünlü antrikotçusu L’Entricote ‘un LA şubesinin Melrose’da olduğunu duyunca şaşırabilirsiniz. Haftanın her gunu sabah 2’ye kadar acık olan Amerikan mutfagı servis edilen Ysabel hem yemek hem de birseyler icmek icin tercih edilebilir.

Stahl House Hollywood Tepelerinde bulunan Los Angeles’ın 20.yy’daki modern mimarisinin en iyi örneklerinden biridir. Şimdi müze olan bu etkileyici mimariyi internetten bilet alarak gezebilirsiniz.

Downtown LA

Los Angeles’ın en kalabalık, en keşmekeş ve en yüksek binalarına ev sahipliği yapan Downtown günümüzde eğlencenin ve kültürün adresi olarak bilinse de özellikle bazı bölgelerinde sayısı oldukça yüksek olan evsizler insanı şaşırtabiliyor. Kendi içinde ayrıca Art District, Fashion District, South Park, Little Tokyo, Chinatown ve Financial District olarak ayrılmakta. Duvarları graffitilerle dolu olan ve Downtown’un en sevimli bölgesi olan Art District’e gelip Collette Miller’ın ünlü melek kanatları başta olmak üzere çok özgün grafitilere rastlayabilirsiniz. Yemek için rezervasyonla girebileceğiniz Bestia’yı tercih edebilirken, gurme kahve için Stumptown Coffee Roasters’da cold brew bir kahve ile serinleyebilirsiniz. 130 sene önce kurulmuş olan Little Tokyo’da The Geffen Contemporary, Japanese American National Müzesi gezilebilirken, ramenleri ile ünlü Daikokuya ve mochi dondurmaları ile ünlü Fugetsu-do Bakery’e uğranmalı. Downtown’da şehrin en cool müzesi olan The Broad ve MOCA Müzesi’nde etkileyici eserleri gezebilir veya LA’in en büyük spor arenası olan Staples Center’da bir Lakers maçı izleyebilirsiniz. The Broad Müzesi’nin hemen yanında bulunan nefes kesici tasarımı ile Disney Concert Hall’da bir gösteri izleyebilirsiniz. Los Angeles’ın en ünlü makaroncusu olan Bottega Louie’de hem yemek yenebiliyor hem tatlılar eşliğinde bir kahve molası verilebiliyor. Eğer şehri tepeden görmek, 70. katta dışarıda bulunan cam kaydıraktan aşağı kaymak isterseniz Skyspace’in bulunduğu QUE binasını ziyaret edebilirsiniz. Son olarak kitap severlerin kaçırmaması gereken tarihi bir binada bulunan kütüphane The Last Bookstore listenize eklenmeli. The Standard Oteli’nin roof top’ı Downtown manzarasına karşı bir şeyler içip mola vermek isteyenlerin keyif alacağı bir yer.

Malibu

İsmi bile kulağa egzotik gelen Malibu dünyaca ünlü yıldızların kumsalda bulunan yazlık evleri ve plajları ile ünlüdür. Pasifik Okyanusu ve Catalina Adasına bakan Malibu’ya, Santa Monica’dan 21 mil boyunca süren sahil şeridini takip ettiğinizde ulasabilirsiniz. Los Angeles’dan trafik olmadığı zamanlarda yarım saat sürse de genelde trafik olduğundan Malibu’ya ulaşmanız ortalama bir saati bulacaktır. Malibu Pier en çok ziyaret edilen noktasıdır. Pier’de bulunan Malibu Farm House’dan  biri başta biri sonda olmak üzere iki adet bulunmaktadır. İskele tarafındaki rezervasyon isteyebilirken deniz tarafındakine sıraya girmeniz yeterli olacaktır. Robert de Niro’nun da ortak olduğu asya mutfağı sunan dillere destan Nobu hem yemekleri hem de manzarası ile bence Los Angeles’ın en güzel restoranı. Japon mutfağı sevmiyorsanız bile bir şeyler içmeye mutlaka gelmeli. Zuma Plajı, Point Dume ve benim favorim olan El Matador State Plajı en ünlü plajlarıdır. Eğer zamanınız olursa Los Angeles’a geçerken bir zamanlar Paul Getty’nin evi olan şimdi müzeye çevrilmiş The Getty Villası’nı gezebilirsiniz. Ayrica dileyenler zebraların eşlik ettiği Malibu Wine Safari’ye katılıp yerel tadımlar yapabilir.

Los Angeles ve çevresi çok sayıda eğlence ve temalı park barındırdığından zevkinize göre seçeceğiniz bir yere bir gününüzü ayırabilirsiniz. Özellikle yaz aylarında parkların çok kalabalıklaştığını belirtmem lazım. Eğer yaz ayları ve Christmas gibi yüksek sezonda geliyorsanız pahalı da olsa Front Line (Universal), Fast Pass (Disneyland) alın ki doya doya parkların tadını çıkarın. Düşük sezonda gelirseniz zaten parkların çoğu boş oluyor. Parklar pahalı gibi dursa da California’da yaşıyorsanız bir giriş ücreti ödeyerek tüm sene istediğiniz kadar bedavaya giriş yapabiliyorsunuz. Merkeze yakınlığından dolayı Hollywood’da bulunan Universal Stüdyoları en çok rağbet gören park. Düşük sezonda güneş batmadan tüm atraksiyonların tadını çıkarabilirsiniz tabi film stüdyolarını gezmek de dahil. Bir sonraki tercih edilen park tabi ki Disneyland Parkları. Disneyland Park ve Disneyland California Adventure Park olarak ikiye ayrılıyor ve parklar oldukça büyük. Yüksek sezonda bekleme süresi güneşin altında 60 dakikaya çıkabiliyor. California Adventure Parkı her zaman diğerine göre daha boş oluyor ve parkın içinde bulunan Boudin’in taze pişmiş ekmeğin içinde gelen çorbaları inanılmaz lezzetli. Bunun haricinde parklardaki restoranların çoğu Amerikan tarzı fastfoodlardan oluşuyor, yanınıza sağlıklı sandviçler ve yiyecekler alırsanız fastfood yemek zorunda kalmazsınız. Tüm parkların akıllı telefon uygulamaları olduğundan parkların uygulamalarını telefonunuza indirirseniz tüm bekleme sürelerini, showları, fotoğraf çektirmek için karakterlerin yerlerini ve hatta çektirdiğiniz fotoğrafları buradan satın alabilirsiniz. Bu arada Disneyland’dan alışveriş elbette yapabilirsiniz fakat Disney Store’lara oranla daha pahalı olduğunu söylemeliyim dolayısıyla hediye alacaksanız Los Angeles’ta bir Disney Store’dan alışveriş yapmanızı tavsiye ederim. Disneyland Los Angeles’dan arabayla yaklaşık 1 saat sürmektedir. Six Flags heyecandan ve Roller Coaster’lardan hoşlananlar için mükemmel bir park. İçerisinde derecelerine göre çeşitli hız trenleri bulunuyor ve Los Angeles’a yaklaşık 45 dakika uzaklıkta. Daha çok çocuklu ailelerin tercihi olan Knots Berry Farm ise çocukların oldukça ilgisini çekiyor ve Disneyland ile aynı bölgede yer aldığından Los Angeles’dan ulaşım yaklaşık 1 saat sürüyor.

San Diego’daki parklara gelince, San Diego Los Angeles’a 2 saat uzaklıkta bulunsa da bence zamanı olan herkesin mutlaka gidip görmesi gereken bir yer. Meksika ile sınırı olan San Diego Legoland, Seaworld ve dünyanın en iyi hayvanat bahçelerinden biri olarak geçen San Diego Zoo’ya ev sahipliği yapmaktadır. Kızım Ela hayvanları çok sevdiği için bizim hayvanat bahçesine yıllık giriş kartımız bulunmakta ayda bir gidip hem San Diego’nun tadını çıkarıp hem de panda, kutup ayısı ve penguenler gibi nadir bulunan hayvanları gözlemleme fırsatı buluyoruz.

Alışveriş cenneti olan Amerika’ya geldiğinizde her keseye ve zevke göre mağaza bulmak mümkün fakat doların artışı ile ucuz alışveriş imkanı eskiye gore azaldı diyebiliriz. Yılbaşı, Paskalya, Sevgililer Günü gibi özel günlerde %50, %70’lere varan indirimlerin başladığı zamanlarda alışveriş yaparsanız oldukça karlı çıkarsınız. Eğer Amerika’da bir tanıdığınız varsa internetten alışveriş yapıp tanıdığınızın evine ürünleri yollayıp daha sonra teslim alabilirsiniz. Amerika’da nüfusun büyük çoğunluğu alışverişi internetten yapıyor dolayısıyla internetten alışveriş ileri düzeyde gelişmiş. Hırsızlık çok olmadığı için ürünler direk kapıya bırakılıyor. Ben ilk geldiğimde internetten alışveriş yapmaktan hoşlanmadığımı aldığım şeyi görmem gerektiğimi söylesem de kocaman mağazalara gidip gelmek eziyet haline gelmeye başlamıştı. Artık ben bile Amazonun tek tuşla alışverişine ayak uydurdum.

Los Angeles’da nerelerden alışveriş yapabileceğiniz konusunda gelelim. Lüks ürünler almak isteyenler öncelikli olarak Beverly Hills’da bulunan  Rodeo Dr, Two Rodeo Dr. ve paralel sokaklarında bulunan caddelerini gezmeli. The Grove, Beverly Center, Santa Monica Place ve Glendale Galleria Los Angeles’ın içinde bulabileceğiniz önde gelen alışveriş merkezleridir. Santa Monica’da bulunan üzeri açık ve her daim canlı olan Third Street Promenade Caddesi’nde Amerikan markaları başta olmak üzere tüm markaları bulabilirsiniz. Tam karşısında ise yukarıda bahsettiğim üzeri açık Santa Monica Place Avm’si bulunmakta.

Ucuz alışveriş denilince akla ilk gelen ve hepsinin aynı firmaya ait olduğu Ross, TJ Maxx, Marshalls ve ev ürünlerinin satıldığı Homegoods’da çok uygun fiyatlara çok kaliteli ürünler bulmanız mümkün. Size tavsiyem en önce bu mağazalara bakın ve sonra pişman olmayın. Bu firmanın belirli mağazalarında Rodeo Drive’da satılan markaların ürünlerini indirimli olarak bile bulabiliyorsunuz.

Ağırlıklı organik ve katkısız yiyeceklerin satıldığı Wholefoods marketlerinden çok orijinal ürünler alabilirsiniz. Bu kadar çok çeşidi ve ürünü bir arada gördüğünüz için hayretler içinde kalabilirsiniz. Çocuklar için organik şekerlerden, doğal kozmetiklere ve yüksek kaliteli vitaminlere her türlü özel ürünü burada bulmanız an meselesi. Organik agave veya akçaağaç şurubu (maple), pekan cevizi, sağlıklı çerezler, özel soslar, çocuklar için organik şekerler, eve götürmek için alınabilir. Eğer organik ve sağlıklı bir yemek yemek isterseniz Wholefoods’un içinde bulunan açık büfe bölümünden krem rengi kutulardan kapıp içini leziz yiyeceklerle doldurmanızı tavsiye ederim.

Türkiye’de çok pahalıya satılan orjinal ilaç, kozmetik, vitamin, şampuan ve aklınıza gelmeyecek türden ürünlerin satıldığı CVS ve Walgreens’i mutlaka bir kenara yazın. Elektronik eşya almak isteyenler Best Buy mağazalarına uğrayabilir.

Tarz ve farklı türde alışveriş yapmak isteyenler Melrose’a ve Abbot Kinney’e bakmalı. Abbot Kinney’de Iro, Rag&Bone ve Current Elliot gibi markalara ev sahipliği yaparken benim şahsi olarak sevdiğim Free People ve Antropologie mağazalarına (bayan mağazaları) bakmadan dönüş uçağına binmeyin derim.

Outletlere gelirsek benim şimdiye kadar gördüğüm en kapsamlı outlet olan Cabazon Premium Outlets Los Angeles’a 2,5 saat uzaklıkta bulunuyor. Eğer alışveriş odaklı bir seyahat planlıyorsanız buraya bir gününüzü ayırıp sabahın erken saatlerinde yola çıkmanızı tavsiye ederim. Tüm gününüzü outlete ayırmak istemiyorsanız gezinizi Palm Springs’le birleştirip (Coachella festivali burada düzenleniyor) rüzgar türbinlerini veya kaktüsleri ile ünlü Joshua Tree Milli Parkı’na gidebilirsiniz. Cabazon’un hemen yakınında bulunan California’nın en ünlü burgercisi olan In-n Out’ta harika bir burger yiyebilirsiniz. Citadel Outlets, Camarillo Premium Outlets ve Outlets at Orange Los Angeles’a en yakın olan diğer outletlerdir. Amerika’da tüketici hakları çok ileri bir noktada olduğundan aldığınız ürünü açıp kullansanız bile sorgu sual olmadan hatta bazı durumlarda fişi olmadığında bile hem değişim hem de para iadesi yapılıyor.

Los Angeles

Kısa Kısa

  • Los Angeles’a bir saat uzaklıkta bulunan Laguna Beach ve Newport Beach bence Los Angeles’a yakın en güzel sahil kasabalarıdır. Fazladan bir günü olanların bu plajlarla birlikte San Diego’yu birleştirmelerini tavsiye ederim. San Diego’nun deniz aslanları ile dolu olan La Jolla Plajı (la hoya), San Diego Zoo, Seaworld ve Legoland şehrin en ünlü noktalarıdır. San Diego Los Angeles’a arabayla 2 saat uzaklıkta bulunmaktadır.
  • Bahşiş verme kültürü bizimkinden oldukça farklı. Bahşiş oranları yüksektir en az %10, ortalama %15 bahşiş vermeniz beklenir, vermemek hos karsilanmiyor. Sistem şu şekilde işliyor; hesap siz istemeden masaya bırakılıyor (bu her yerde bu şekilde olduğundan kişisel olarak algılamayın.) siz kartla ödeme yaparsınız, garson kocaman bir gülümsemeyle size kartınızı geri getirir ve hesaba baktığınızda bahşiş kısmının boş olduğunu görürsünüz. O kısma vermek istediğiniz bahşişi rakamla yazdığınız takdirde sadece oraya yazdığınız sayı kartınızdan bahşiş olarak çekilir. Yada o kısmı boş bırakıp direk toplam rakamı da yazabilirsiniz. Karışık gibi dursa da her yerde karşınıza çıkacağından bahşiş sistemini anlamak önemli.
  • Hollywood ve etrafı beklediğiniz kadar şaşalı olmayabilir hatta fazlasıyla eski gelebilir. Kişisel fikrim Hollywood’da ve Beverly Hills’te çok fazla zaman geçirmemeniz. Melrose, Santa Monica ve Abbot Kinney’de gerçek Los Angeles’ı yaşayacağınızı garanti edebilirim.
  • Los Angeles’a gelirken en şık ve en lüks kıyafetlerinizi bence dolabınızda bırakın. Bir iki yer haricinde genellikle herkes basic ve spor giyinmeye alışık olduğundan giydikleriniz fazla kaçabilir. Bu kıyafetlerle en lüks mağazaya bile girseniz gülen yüzlerle karşılaşırsınız. California’nın yırtık kot şort, spor ayakkabı ya da parmak arası diye bir gerçeği var.
  • Los Angeles, California’nın en kalabalık şehri olsa da kalabalık insan gruplarına rastlamanız düşük bir ihtimal. Tüm şehrin toplandığı en hareketli bölge olan Santa Monica ve turistlerin doldurduğu Hollywood Bulvarı’nın kalabalık olduğunu söyleyebilirim. Turistlik yerlerde herhangi bir güvenlik sorunu yok. Sokakta gördüğünüz homeless denilen dilenciler ise tamamen zararsızlar. Çeteler ve suç ile ünlü mahalleler genelde şehrin dışında ve oralara gitme ihtimaliniz çok düşük. Sadece turistik yerlerde yine de sırt çantanıza ve arabada bıraktığınız eşyalara dikkat edin.
  • In-n Out Burger arabaya servisi ile ünlenmiş 70 yıllık bir burger markası. California ile özdeşleşmiş bir marka ve çok uygun fiyata, taze ve kaliteli bir öğün yiyebilirsiniz. Patatesleri farklı olsa da alışınca bağımlısı oluyorsunuz. Mutlaka Animal Fries’ı deneyin. Milk Shake leri ile de ünlü olan In-n Out Burger gerçek bir Güney California klasiği. Farklı hamburger seçenekleri isterseniz Ruby’s, Five Guys, Johnny Rockets, Umami Burger şehrin diğer iyileri.
Namibya

Namibya

Machu Picchu

Machu Picchu

Los Angeles

Los Angeles

Toskana

Toskana

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Izlanda

Izlanda

Malta

Malta

Myanmar

Myanmar

Provence

Provence

Moğolistan

Moğolistan

Mardin

Mardin

Japonya

Japonya

Bali, Endonezya

Bali, Endonezya

Avusturya

Avusturya

Dubai

Dubai

Bled Gölü, Slovenya

Bled Gölü, Slovenya

Norveç

Norveç

Yucatan, Meksika

Yucatan, Meksika

Kadim Galeri

Kadim Galeri

Sokaklar Galeri

Sokaklar Galeri

Hayvanlar Galeri

Hayvanlar Galeri

Soyut Galeri

Soyut Galeri

Yemek Galeri

Yemek Galeri

Manzara Galeri

Manzara Galeri

Portre Galeri

Portre Galeri

Simgeler Galeri

Simgeler Galeri

Kudüs, İsrail

Kudüs, İsrail

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag, Danimarka

Stockholm, İsveç

Stockholm, İsveç

Endülüs, İspanya

Endülüs, İspanya

Sharm El Sheikh, Mısır

Sharm El Sheikh, Mısır

Londra, İngiltere

Londra, İngiltere

Edinburg, İskoçya

Edinburg, İskoçya

Bakü, Azerbaycan

Bakü, Azerbaycan

Kapadokya

Kapadokya

Pekin, Çin

Pekin, Çin

Beyrut, Lübnan

Beyrut, Lübnan

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Angkor Wat, Kamboçya

Angkor Wat, Kamboçya

St.Petersburg, Rusya

St.Petersburg, Rusya

Helsinki, Finlandiya

Helsinki, Finlandiya

Petra, Ürdün

Petra, Ürdün

Zürih, İsviçre

Zürih, İsviçre

Kuveyt

Kuveyt

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Zanzibar

Zanzibar

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Santorini, Yunanistan

Santorini, Yunanistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

New York & Miami, ABD

New York & Miami, ABD

İtalya

İtalya

Maldivler

Maldivler

Karadağ

Karadağ

Prag, Çek Cumhuriyeti

Prag, Çek Cumhuriyeti

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Dubrovnik, Hırvatistan

Dubrovnik, Hırvatistan

Toskana

Toskana

Toskana

Toskana-13

 

Toskana dendiği zaman içimde tutamadığım sebepsiz bir mutluluk kanatlanıp özgürce uçuveriyor uçsuz bucaksız yemyeşil sisli ovaların üzerinden. İtalya dünyaca ünlü yemekleri, sıcacık insanları ve hayatı her an kutlamayı iyi bilen hayat anlayışları ile benim listemde olduğu gibi tüm dünyanın en sevilen ülkeleri arasında gururla yerini alıyor. Normalde her seyahatten günler önce, gitmeden sayısız hayaller biriktirirken bu sefer Toskana seyahatimin keyfimin çok bol olmadığı bir döneme denk gelmesi sebebiyle ellerim boş hayaller biriktiremeden uçağa bindim. Sen misin hayal kurmadan giden dercesine, Toskana’ya varır varmaz yüzüme çarpan mis kokulu bahar esintisi ve yeşilliğin içinde yol aldıkça bizi karşılayan kuşların ötüşleri radyoyu kapatıp, camları sonuna kadar açmama sebep oldu. İçimdeki pasın akıp gittiğini, ruhumda tekrar kelebeklerin uçtuğunu hissetmeye başladığım an bu seyahatin içime işleyeceğini anlamıştım. Sizi bilmem ama ben gittiğim yerin enerjisini hemen üzerimde hissederim. Bu bazen ağırlık yaparken bazen de yüreğinizin pır pır etmesini sağlar. İşte seyahatimiz boyunca kalacağımız Pienza bende bu etkiyi bıraktı. Tüm kartpostallarda gördüğünüz o şirin evler ve ağaç manzaraları buraya çok yakın mesafelerde yer alıyor.  Kırlarda çimenlerde bolca vakit geçirdikten sonra sırasıyla Siena, Monticchiello, San Gimignano ve Pienza’yı karış karış gezmeli. Amerikalı bir aile tarafından işletilen, harika kahvaltıları olan ve oldukça ince bir zevkle döşenmiş olan La Bandita Otel’ine uğramayan ise pişman olur demedi demeyin. Unesco Koruması altında olan tarihi Siena şehrine gittiğinizde kocaman bir dondurma alıp Piazza del Compo meydanında mutlaka soluklananın. Eğer Toskana’da Michelin yıldızlı bir restoranda yemek yemenin tadını çıkarmak isterseniz Monticchiello’da bulunan Osteria la Porta’da kendinizi şımartabilirsiniz.

Toskana-29Toskana, İtalya’nın merkezinde bulunan başkenti Floransa olan 4 milyon nüfuslu özerk bir bölgedir. İtalyan Rönesansının ve modern İtalyanca’nın burada doğduğu göz önünde bulundurulunca sadece Toskana Bölgesi’nden bu kadar çok Unesco koruması altında bulunan yerin olması şaşırtıcı gelmiyor. Floransa, Siena, Pisa ve Pienza’nın tarihi merkezi noktaları, Pisa Katedrali, Val d’Orcia ve Medici Villaları ve Bahçeleri koruma altına alınan noktaların arasına girmektedir.

Jabiroo’nun bizim için özel tasarladığı bir programla gittiğimiz Pisa ile başlayan Toskana maceramız baştan sonra çok keyifli geçti. Havaların daha yeni ısınmaya başlamasıyla yavaş yavaş yüzünü gösteren bahar güneşi tüm yolculuğumuz boyunca bizi hiç yalnız bırakmadı, dolayısıyla yılın ilk sıcacık havasıyla Italya’da karşılaşmış olduk. Kıştan çıkmış bünyeler yeşilin en parlak renkleriyle ve boy boy açmış çiçek dallarının en gösterişli halleriyle karşılaşınca hayatta gözde büyütülen tüm zorluklar bir anda kendiliğinden küçüklüverdi sanki. Italya’nın birçok yerine ve bölgesine gitmiş olmamıza rağmen Toskana’nın kalbinin attığı yağlıboyalara konu olmuş, dillere destan manzaralarını görme şansımız olmamıştı. Eğer İtalya’nın doğa ve tarihi dokusuyla buluşmak niyetinizde varsa bu rota çok hoşunuza gidecek. Toskana’da nerede kalınır yazısını okumak için tıklayın!

Toskana-49Pisa

Italya’nın en turistik noktalarından biri olan Pisa’ya uçuşumuz ayarlandığı için yolculuğumuza bu büyülü şehirden başladık. Şehrin en hareketli noktası hiç kuşkusuz Campo dei Miracoli Meydanı (Mucizeler Meydanı) ve etrafını saran dünyanın en değerli yapılarıdır. Meydan dört harika dini yapı ile taçlandırılmıştır; Pisa Katedrali, Pisa Vaftiz Binası, Campanile ve önemli şahısların defnedildiği anıt mezar olan Camposanto Monumentale. Ünlü Pisa Kulesi, II Duomo’ya ait bir çan kulesidir ve Pisa’da turistlerin en uğrak noktalarından biridir. Bu önemli noktaları gezdikten sonra şehrin tarih kokan sokaklarında bir gezintiye çıkın, daha sonra nehir kıyısında bulunan Santa Maria della Spina ve Sant Agata’yı görmeyi unutmayın.

Lucca

Toskana Bölgesi’nin batısında yer alan Lucca, bölgenin özenle korunmuş, en özgün şehirlerinden bir tanesi. Lucca’da ilk dikkatinizi çeken şehri çevreleyen tarihi surlar oluyor. Surların içerisinde yer alan tarihi şehrin sokakları bir labirenti andırıyor. Gotik mimariye sahip Cattedrale di San Martino ve Casa Natale di Giacomo Puccini Müzesi, Antik Roma forumu üzerine inşa edilen San Michele Kilisesi, süslü bahçesiyle dikkat çeken Palazzo Pfanner, tarihte Roma şehir merkezinin eğlence yeri olan ve bugün Lucca şehir hayatının en hareketli meydanı olan benzersiz elips şeklindeki Piazza dell’Anfiteatro surlar arasında fotoğraflamaktan keyif duyacağınız mimari eserler. Lucca’yı kuşbaşı seyretmek için Torre Guinigi’ye çıkmanızı tavsiye ederiz. Şehri farklı bir açıdan görmek isterseniz, surların üzerinde yürüyebilirsiniz. Lucca’nın labirent sokaklarına yukarıdan bakıp, surların dışında kalan yemyeşil parkları görülmeye değer. Yemeği nerede yemeli sorusuna ise yerel Toskana mutfağına ait lezzetleri ile Trattoria da Leo’da yiyebilirsiniz.

Montalcino

Güney Toskana’nın sakladığı mücevherlerden Montalcino, Pienza’nın batısında bulunan Crete Senesi’ye oldukça yakın bulunmaktadır ve İtalya’nın en iyi kırmızı şaraplarından ‘’Brunello’’nun da üretildiği yer olarak ün yapmıştır. Montalcino ve etrafının sunduğu manzaralar oldukça nefes kesicidir. Tipik bir Ortaçağ kale şehri olarak öne çıkan Montalcino’da, Museo Civico e Diocesano d’Arte Sacre isimli güzel sanatlar müzesini gezebilir, La Fortezza Kalesi’ni görebilir ve bölgede bulunan harika şarap evlerinde tüm gününüzü geçirebilir ya da özel tadım turlarına katılabilirsiniz. Buraya kadar gelmişken zamanınız varsa 18.yy’dan beri işlenen ve bölgenin en ünlü şarabı olan Brunello di Montelcino’nun üzümlerinin üretildiği oldukça lüks bir kompleks olan Castiglion del Bosco’ya uğrayabilir Michelin yıldızlı restoranı Campo del Drago’da keyifli bir yemek yiyebilirsiniz.

Toskana-35Pienza

Bizim seyahatimiz boyunca konakladığımız Pienza, Toskana’nın Siena şehri sınırları içinde bulunmaktadır. Gecenin karanlığında arabamızı kalelerle çevrili eski şehrin dışında bulunan alana park edip şık otelimiz La Bandita’nın yolunu tutarken sabah gözlerimizin şahit olacağı güzellikten pek bir habersizdik. Sabah olup otelimizin Amerikalı sahibi John bize kalenin diğer ucuna götürüp yağlıboyalardan tanıdığım Val d’Orcia’yı ellerini bi şaheseri gösterir gibi işaret edince kalbimin çarpmasına engel olamadım. Val d’Orcia Vadisi UNESCO Kültür Miras Listesi’nde bulunan incilerden biri. Bir yağlı boya tabloyu andıran doğası ve uçsuz bucaksız bağlarının yanı sıra Pienza, köklü bir kültürel mirasa da ev sahipliği yapıyor. Eğer o çok ünlü manzaraları görmek ve fotoğraflamak istiyorsanız burası konaklamak için oldukça ideal. Gladyatör filmine ev sahipliği yapmış Terrapille, minik sevimli selvi çemberinden oluşan Copse of Cypressi ve bir tepede tek başına yıllara meydan okuyan La Vitaleta Şapeli’ni mutlaka ziyaret edin.Pienza’da görmeniz gereken yerler arasında ise Duomo di Pienza, Piazza Pio II, Palazzo Piccolomini ve görkemli mimarisi ile dikkat çeken Palazzo Comunale bulunuyor. Rönesans mimarları tarafından ‘’ideal şehir’’ olarak inşa edilen Pienza’yı kısa süre içinde yürüyerek gezebilirsiniz. Bu şirin şehre kadar gitmişken, bölgenin dillere destan peyniri Pecorino’dan almayı unutmayın.

Monticchiello

Toskana’nın tam kalbinde bulunan Monticchiello, bölgenin masalsı atmosferini içinde barındıran bir kale kasabasıdır. Toskana’nın gastronomi duraklarından biri olan Monticchiello, hoş restoran ve trattoriaları ile ünlü. Ortaçağ mimarisinin tüm güzelliğini taşıyan sokakları ile Monticchiello’da kaleyi görebilir; bol bol şarap tadımı yapabilir ve Toskana dinginliğinin keyfini çıkarabilirsiniz. Buraya kadar gelmişken Osteria La Porta’ya gelip panaromik Val d’Orcia manzarasına karşı terasında muhteşem yemekler yiyebilirsiniz.

San Gimignano

Bu tarihi kasaba San Gimignano ismini şehri Atilla Han’dan koruyan Modenalı bir piskoposun ardından almıştır. Yüksek kuleleriyle ‘’Ortaçağ’ın Manhattan’ı’’ olarak adlandırılan San Gimignano, Siena’nın kuzeybatısında, Elsa Vadisi’ne tepeden bakan bir Ortaçağ kasabasıdır. UNESCO Dünya Mirası Kentler arasında giren bu büyülü kasaba için “Güzel Kulelerin San Gimignano’su” sıfatını sıkça duyabilirsiniz. Bu sıfatı kazandıran ise büyük özenle korunarak, günümüze gelen 14 tarihi kule. Kuzey Avrupa’dan Roma’ya uzanan hac yolu üzerindeki ana duraklardan biri olan San Gimignano’nun bu tarihi ve kültürel zenginliği de o zamanki ayrıcalıklı konumuna dayanıyor. Tarihi binalarla çevrili Piazza della Cisterna’da bir kafede oturabilir, Via San Giovanni’de yürüyüş yapabilirsiniz. Meydanı ve tarihi ara sokakları dolaşırken hem kasabaya şöhretini kazandıran kuleleri görebilir hem de bu Ortaçağ kentinin otantik ambiyansını yaşayabilirsiniz. Tipik Toskana mutfağı denemek isteyenler La Mangiatoia’da leziz bir öğün yiyebilir.

Toskana-4Siena

Siena etrafı Toskana manzaraları ve Chianti şarap bölgesi ile çevrili, ortaçağ atmosferini yaşayabileceğiniz nefes kesici güzellikteki bir şehirdir. Toskana kırsallarını keşfederken Siena’yı merkez olarak alıp buradan günübirlik olarak rotalarınızı belirleyebilirsiniz. En güzel manzaralara yakın olmasının haricinde gezilip görülebilecek harika yerlerin olması da cabası. Tamamını gezmek için bir gün, önemli noktaları gezmek için yarım gün ayırmanız yeterli olacaktır. Siena denilince akla ilk deniz kabuğu şeklindeki Piazza del Campo Meydanı geliyor. Siena’nın kalbinin attığı yer olarak bilinen meydan, şehrin en kalabalık ve en canlı noktasıdır. Bu meydanda bulunan Palazzo Pubblico 13. yy’da inşaa edilen tipik İtalyan Ortaçağ Gotik mimarisine güzel bir örnektir. Hükümet binası olarak inşaa edilen binanın içine girerek Museo Civico’yu gezebilirsiniz. Eğer Torre del Mangia’nın 400 merdiveni çıkmaya çıkmaya karar verirseniz harika bir Siena manzarasını garanti edersiniz. Siyah beyaz mermer cephesiyle Duomo di Siena, en iyi İtalyan Gotik Mimari örneklerinden biridir. Duomo’da aynı zamanda mermer zemine betimlenmiş Roma’nın simgesi olan Remus ve Romulus’u emziren dişi kurtu görebilirsiniz. Efsaneye göre Siena’yı Romus’un oğlu Sienus kurmuştur. Meydanın diğer yapısı ise heykellerle süslü, mermerden yapılan dikdörtgen çeşme Fonte Gaia. Her zaman canlı olan meydanda yer alan ve Gotik mimarisiyle ilk bakışta dikkatinizi çeken Il Duomo 12.-14.yüzyılda inşa edilmiş. Pinturicchio, Pisano, Michelangelo, Bernini ve Donatello gibi ünlü İtalyan ustaların eserlerini göreceğiniz katedralin arka tarafında bulunan vaftiz binasında ise Donatello ve Ghiberti’nin rölyeflerini göreceksiniz. Siena’ya geldiğinizde Compagnia dei Vinattieri, Osteria La Chiacchiera veya Antica Trattoria Botteganova’da oldukça keyifli bir yemek yiyebilirsiniz. Konaklamak için ise Campo Regio Relais, Grand Hotel Continental otellerinde kalınabilir.

Toskana-37Ne yenir?

Toskana mutfağı aslen ‘’fakir sofrası’’ düşüncesinden ortaya çıkmıştır. Tüm yemekler sade, basit ve ucuz ürünlerden meydana gelir. Tabi günümüzde artık bu seçim ekonomik sebeplerden ziyade gelenekleştiği için tercih ediliyor. Bu mutfaktaki tüm ürünler ister Trüf mantarı olsun ister halis zeytinyağı hepsi Toskana’nın doğasında yetiştirilmektedir. Toskananın yerlisi ekmek, zeytinyağı ve geleneksel brushettalarından asla vazgeçemezler. Dolayısıyla Fettunta mutlaka sipariş vermeniz gereken başlangıçlardan biridir. Eskiden Toskanalı köylüler kalan ekmekleri çöpe atmamak için bir salata tarifi icat etmişler ve bu zamanla geleneksel bir hale gelmiş. İsmi Panzanella olan salatanın içinde domates, salatalık, soğan, kapari ve tabi ki ekmek bulunmakta. Bir sebze ve ekmek çorbası olan Ribollita ise denemeye değer. Birde kuru fasülyeye olan aşklarından dolayı çeşit çeşit fasülye içeren tarifleri bulunmaktadır. Pecorino peynirinden daha önce bahsetmiş olsamda, bizdeki eski kaşarı andıran peynirden almak isterseniz sadece peynir satan -mümkünse Pienza’dan- yerel bir marketten almanızı tavsiye ederim. Şarabın anavatanı olan Toskana’nın en ünlü şarapları Chianti, Montalcino ve Montepulciano’da yetiştiğinden bu bölgelere gidip tadımlarda bulunabilirsiniz. Brunello di Montalcino ve Chianti Classico bölgenin en ünlüleri arasında.

Toskana-41Ne alınır?

Toskana’da alışveriş yapmak istiyorsanız doğru yere geldiniz çünkü el yapımı ürünler ve zanaatkarlardan burada bolca bulunmaktadır. En iyi ürünleri bulabileceğiniz dükkkanlar genelde Floransa veya Siena gibi büyük kasabalarda olsa da küçük kasabalarda da güzel ürünler bulmak mümkündür. Öncelikli olarak çinde üretilen ürünleri, yerli ürünlerden ayırt etmek gerekir. Nerede üretildiğine dair çok fazla soru geldiğinden genelde kendileri bu ürün Toskana’da üretildi diyeceklerdir. Peynir ve şarapları ister üretildikleri çiftliklerden isterseniz şehirdeki büyük dükkanlardan alabilirsiniz fakat en keyiflisi çiftliklere uğramak olacaktır. Ayrıca zeytin ağacından yapılmış kesme tahtaları, seramik tabaklar ve ürünler, ev tekstili alabileceğiniz diğer harika hediyeliklerden bazılarıdır.

Toskana

Notlar

 

  • Harika manzaralara şahit olacağınız için manzaraları unutulmaz kılmak adına yanınızda mutlaka piknik yapmak için örtü bulundurun.
  • Eski şehirlere araba ile giremediğiniz şehir dışında park alanlarını kullanabilirsiniz.
  • Şarapların sudan ucuz olduğunu ve peynirlerin baldan tatlı olduğunu kimseye söylemeyin.
  • Sadece Toskana’da dünyanın birçok ülkesinden daha fazla UNESCO Dünya Mirası olduğunu söylemeden geçmemek lazım.
  • Şu anda konuşulan modern İtalyanca ilk Toskana Bölgesi’nde konuşulmaya başlanmış.
  • Toskana’da tele foto lensiniz yoksa nefes kesici manzara fotoğrafı çekmeniz oldukça zor. Manzaraların derinliğini, dağların kıvrımlarını anca bu lens ile yakalayabilirsiniz. Eğer sislerin vadilere ve ovalara çökmesine şahit olmak istiyorsanız gün batımlarını asla kaçırmayın.
  • Toskana’ya gitmeden önce Gladyatör, İngiliz Hasta ve özellikle Toskana Güneşinin Altında izlenebilir.
  • Yemen yerken; Osteria, Trattoria ve Ristorante arasındaki farkı bilmeniz işinize yarayabilir. Osteria’lar daha basit ve az çeşitli yemekler sunarken, Trattorialar Osteria’ların bir tık üstü olmakla beraber genelde uygun fiyatlı ve yerel İtalyan aileler tarafından işletilmektedir. Diğerlerine göre daha yüksek fiyatlı ve daha lüks olan yerler ise Ristorante olarak geçmektedir.
Namibya

Namibya

Machu Picchu

Machu Picchu

Los Angeles

Los Angeles

Toskana

Toskana

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Izlanda

Izlanda

Malta

Malta

Myanmar

Myanmar

Provence

Provence

Moğolistan

Moğolistan

Mardin

Mardin

Japonya

Japonya

Bali, Endonezya

Bali, Endonezya

Avusturya

Avusturya

Dubai

Dubai

Bled Gölü, Slovenya

Bled Gölü, Slovenya

Norveç

Norveç

Yucatan, Meksika

Yucatan, Meksika

Kadim Galeri

Kadim Galeri

Sokaklar Galeri

Sokaklar Galeri

Hayvanlar Galeri

Hayvanlar Galeri

Soyut Galeri

Soyut Galeri

Yemek Galeri

Yemek Galeri

Manzara Galeri

Manzara Galeri

Portre Galeri

Portre Galeri

Simgeler Galeri

Simgeler Galeri

Kudüs, İsrail

Kudüs, İsrail

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag, Danimarka

Stockholm, İsveç

Stockholm, İsveç

Endülüs, İspanya

Endülüs, İspanya

Sharm El Sheikh, Mısır

Sharm El Sheikh, Mısır

Londra, İngiltere

Londra, İngiltere

Edinburg, İskoçya

Edinburg, İskoçya

Bakü, Azerbaycan

Bakü, Azerbaycan

Kapadokya

Kapadokya

Pekin, Çin

Pekin, Çin

Beyrut, Lübnan

Beyrut, Lübnan

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Angkor Wat, Kamboçya

Angkor Wat, Kamboçya

St.Petersburg, Rusya

St.Petersburg, Rusya

Helsinki, Finlandiya

Helsinki, Finlandiya

Petra, Ürdün

Petra, Ürdün

Zürih, İsviçre

Zürih, İsviçre

Kuveyt

Kuveyt

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Zanzibar

Zanzibar

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Santorini, Yunanistan

Santorini, Yunanistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

New York & Miami, ABD

New York & Miami, ABD

İtalya

İtalya

Maldivler

Maldivler

Karadağ

Karadağ

Prag, Çek Cumhuriyeti

Prag, Çek Cumhuriyeti

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Dubrovnik, Hırvatistan

Dubrovnik, Hırvatistan

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Marakeş

Marakeş

 

Fas-Marakes-24

Kuzey Afrika’nın batı köşesinde bir ülke hayal edin, bir tarafında heybetli Avrupa Kıtası, bir tarafında Atlantik Okyanusu, diğer tarafında ise Arap ülkeleri ile çevrili. Böyle bir konumda çok renkli bir kültürün çıkması çokta şaşılacak bir durum olmasa gerek. Dünyadaki her ülke eşsizdir, farklı bir tat bırakır damakta ama Fas’ın bıraktığı tat derin izler bırakır, kolay unutulmaz. Fas’a ilk gittiğim zaman elimde olmadan biraz tedirgin olmuş olsam da bu sefer ki gidişimde rahat davranıp kendimi Fas Kültürü’nün renkli kollarına bıraktım. Faslılar bizim gibi büyük şehir insanlarına göre oldukça samimi olduklarından sizinle hemen iletişime geçmek isteyen, nereli olduğunuzu merak eden, size dokunmaktan çekinmeyen, çocuk gördüğü zaman hemen yanaklarına kocaman öpücükler konduran bir kültüre sahipler. Tamamen kültürel bir durum olduğu için çekinmek yerine sizde aynı şekilde karşılık verirseniz mükemmel anılarla dönme şansını elde etmiş olursunuz. Fas denilince akla keşmekeş, kalabalığın hakim olduğu, nane kokularının havada yemek kokularıyla karıştığı filmlerden çıkma bir yer geliyor. Hele yolunuz Marakeş’e düşerse Cema El Fna Meydanı’ndaki yılan oynatıcıları, maymunlar, elinize kına yapmak için etrafınızda dolaşan kadınlar, tüm bunlar gerçekleşirken kulağınıza gelen davul ve zurna sesleri geçmiş bir döneme yolculuk yapmış hissini verecektir. Günlük hayatta çingene pembesi veya turkuaz gibi rengarenk abayeleri ile Faslı kadınlar hemen gözünüze çarpacaktır. Erkekler ise sivri şapkalı uzun kıyafetler giyerken altına babuş denilen yine ucu sivri deriden yapılmış terlikler giyerler. Fas, Afrika’nın en gelişmiş ve güvenli ülkelerinden biri olsa da bürokrasi oldukça yavaş işler. Fransızcanız veya Arapçanız yoksa İngilizceyle herhangi bir işinizi halletmek oldukça zahmetli olabilir. İnternete ulaşım kolay olmadığı gibi, bulduğunuz takdirde oldukça yavaş işliyor ve trafikte kurallar işlemiyor herkes dip dibe ortam tam bir arapsaçına dönüyor. Fakat tüm bunların olması değerinden hiç birşey kaybettirmiyor aksine daha da unutulmaz kılıyor. Eski şehrin yani Medina’nın bulunduğu bölgeye arabayla ilerlerken yoğun bir kalabalığın içine girmişseniz ünlü Cema el Fna Meydanına yaklaşmışsınız demektir. Dünyanın herhangi bir yerinde buna benzeyen başka bir meydan var mıdır bilemiyorum ama derin bir nefes alıp kalabalığın arasına girmeye hazırlıklı olun. Sakın ürküp buradaki eğlenceden payınıza düşeni almamazlık etmeyin. Yılanlarla fotoğraf çektirin, ellerinizi iki dakikada kınadan muhteşem motifler çıkaran kadınlara teslim edin, maymunları kucağınıza alın, salyangoz çorbasının tadına bakın.. Sonra kendinizi pazarın derinliklerine bırakın ve kaybolun. Daracık sokaklarda rengarenk lambaların, halıların arasında dolanırken minicik bir cafede bir yorgunluk kahvesi için. Canınız ne istiyorsa alın fakat size verilen fiyatı yarısının daha da altını verin. Marakeş’te pazarlık yapmayan pişman olur. Ne alırsanız alın önce fiyatta anlaşın sonra ne istiyorsanız yaptırın aksi takdirde işlem bittikten sonra istedikleri ücreti ödemeye mecbur ederler.

Fas’ın büyük bir ülke olduğu ve görülecek çok fazla şehrin olduğu doğrudur fakat ülkenin kalbinin attığı yer Marakeş’tir, hatta Fas demek Marakeş demektir bile denilebilir. Marakeş’i gördükten sonra eğer yeterli zamanınız varsa Fas’ta Ne Yapılır? yazısını okuyabilirsiniz.

 

Fas-Marakes-26

 

Marakeş’te ne yapılır?

Marakeş yürüyerek keşfedebileceğiniz, görülecek yerlerin birbirine yakın mesafelerde olduğu oldukça toplu bir şehirdir. Surların içindeki eski şehir yani Medina ve yeni şehir olarak adlandırılan Guéliz olarak ikiye ayrılmıştır. Medina tarihi yapılarla ve pazarlarla doluyken, Guéliz modern binalar ve uluslararası markaların satıldığı dükkanlarla doludur. Detaylı Marakeş’te Gezilecek Yerler yazısını okumak için tıklayın.

 

marakeşin-en-iyi-otelleri-10

 

Marakeş’te nerede kalınır?

Marakeş, her bütçeye göre kaliteli konaklama seçeneği sunması açısından büyük avantajı sağlayan şehirlerden biridir. Dünyanın en iyi otelleri burada bulunmaktadır ve çoğu otel gezeceğiniz saraylardan çok daha gösterişlidir. Fas’ta iki tip otel bulunmaktadır. İlki alışık olduğumuz büyük kapasiteli otellerdir, diğeri ise Eski Şehir’de ara sokaklarda bulunan arabaların girmediği, kapısında isminin dahi yazmadığı avluları bulunan riadlardır. İlk kez geliyorsanız mutlaka bir riadda kalmanızı öneririm. Otel ismi vermem gerekirse de şahsi fikrime göre şehrin en güzel riad otellerinden biri  ”La Sultana” iken en güzel beş yıldızlı otellerinden biri ise ”La Mamounia’dır”. Marakeş’in en iyi otelleri yazısını okumak için tıklayın.

 

”Fas’ta Ne Yapılır?” Yazısını Okumak için Tıklayın.

”Marakeş’te Gezilecek Yerler” Yazısını Okumak için Tıklayın.

”Marekeş’in En İyi Otelleri” Yazısını Okumak için Tıklayın.

Marakeş

Marakeş’te yemek yemek bambaşka bir serüvendir çünkü etkileyici dekorasyonu olan, lezzetli yemekler sunan restoran sayısı oldukça fazladır. Damak tadı olarak ise bize çok uzak bir yemek kültürüne sahip olmadıklarını söylenebilir. Bizden farklı olarak kimyonu ve kişnişi salatadan, çorbaya, ana yemeklere derken her türlü yemekte kullandıklarından biraz değişik gelebilir. Endülüs İspanya’sından, Fransa’dan ve tabi ki Arap yemek kültüründen etkilenen Fas Mutfağı her damak tadını keyifli bir yolculuğa çıkaracak büyüye sahiptir. Tüm yemekler genelde bizdeki meze mantığını andıran, miktar olarak daha az ama çeşit olarak daha fazla olan Fas mezeleri ile başlar. Lezzetlerinin ve tarzlarının bizim mezelere benzemediğini belirtmeliyim. Başlangıcı içerisinde nohut, domates ve mercimeğin bulunduğu Harira çorbasıyla açabilirsiniz. Ana yemek olarak ilk denemeniz gereken yemek Tajin’dir. Tajin aslında yemeğin içinde piştiği kilden yapılmış üzerinde konik kapağı bulunan bir çömlektir. Kırmızı et, tavuk veya deniz mahsüllü çeşitleri bulunan yemek genellikle sebzeli olarak bu çömleklerin içerisinde pişirilip bu şekilde servis edilir. Genelde yemeklerin yanında haşlanmış sade ince bulgur pilavı ile servis edilir. Aslen Berber yemeği olan Fas Mutfağı’nın popüler yemeklerinden bir diğeri ise Kuskus’tur (couscous). Bizim bildiğimiz kuskustan oldukça farklıdır. Haşlanmış ince bulgurun üzerinde çeşitli sebzelerden ve etlerden oluşur. Yemekten sonra gümüş çaydanlıklarda gelen nane çayı gerçekten çok lezzetlidir. Yanında küçük şerbetli Fas tatlılarından ikram edilmişse değmeyin keyfinize. Nerde yemek yenir sorusuna ise Cema el-Fna Meydanı’na oldukça yakın bulunan La Salama (bizden tam puan aldı), Le Grand Cafe de la Poste, La Mamounia Hotel – La MarocainDar Moha şehrin en iyi restoranlarıdır.

 

 

marakeş

Marakeş deri ve el işçiliği anlamında çok çeşitli olduğu gibi aynı zamanda kalitelidir. Yerli halkın sokakta giydiği, Fas’ın ünlü simgelerinden biri olan Babuş, sivri uçları olan deri terliklerdir ve elde yapılır. Argan ağacının dünyada bir tek Fas’ta yetiştiği göz önünde bulundurulursa Argan Yağı almak oldukça isabetli olacaktır. Hem saça hem de cilde bol faydası olan bu yağ elde çekilmişse değerli ve pahalıdır. Fas halkı çekirdekleri kavurduktan sonra çekip yemeklik olarak kullanmaktadır, eğer kokusu hoşunuza giderse yemeklik olanlarından da alabilirsiniz. Deri çantalar, rengarenk kilimler, baharatlar, şerbetli tatlılar, lambalar ve tabaklar alabileceğiniz başlıca hediyeliklerdendir.

Marakeş

Kısa Kısa

  • Marakeş’e ülkemizden direk uçuş olmadığı için önce Kazablanka’ya dört buçuk saatlik bir uçuş ve ardından karayolu ile de 3 saat süren bir araba yolculuğunda ulaşıyorsunuz. Kısaca İstanbul’dan Marakeş’e ulaşım bir gününüze denk geliyor. Dönüş içinde bir gün ayırırsanız toplam iki gününüz yolda geçtiğinden en az beş ile yedi gün ayırmak mantıklı olacaktır.
  • Kazablanka’dan Marakeş’e arabaya kiralayarak gelebilirsiniz fakat trafiğin İstanbul trafiğindan çok daha vahim olduğunu belirtmekte fayda var. Eğer araba kiralamayacaksanız en mantıklısı havalimanından geçiş yapabileceğiniz tren istasyonu. Hem araba hemde tren yaklaşık olarak 3 sürmekte. Trenden indikten sonra Marakeş’e taksiyle oldukça kısa süren bir yolculuk yapmanız gerekiyor.
  • Marakeş’te çöl iklimi görüldüğünden nem yoktur dolayısıyla gündüz ve gece sıcaklığı arasındaki fark fazladır. Haziran ve Ağustos ayları arasında sıcaklık çok yüksek olduğundan için gitmek doğru bir zaman değildir. Bir de Ramazan ve Kurban Bayramı döneminde her yer kapalı olduğundan bu tarihleri tercih etmemek daha uygun olacaktır. Geriye kalan tüm zamanlar ise uygundur. Gündüz sıcaklığı ne kadar yüksek olursa olsun akşam saatleri için yanınıza kalın birşeyler almayı unutmayın.
  • Fas’ta yaşayan Fransızların ne kadar çok olduğunu ve gelen turistlerin yarısından fazlasının Fransız olduğunu gördüğünüzde şaşırmayın. Marakeş’te yaşayan bir Fransızla konuştuğumda buraya ülkelerinden direk uçmanın çok kolay olduğunu, herkesin Fransızca bildiğini, Fas’ın sıcak olduğunu ve kültüre aşık olduğunu söylemişti.
  • Kredi kartı bir çok yerde geçerli olsa da telekom hatları sorunlu olduğu için çekim yapamayabilirler. Yanınızda nakit bulundurmanız ve kredi kartınıza güvenmemenizi tavsiye ederim.
  • Fas’ta araba kullanırken hız sınırlarına uymaya özen gösterin çünkü yol kenarları hız denetimi yapan polislerle dolu, turist gördüklerinde ise özellikle çeviren polisler 60 km’yi biraz geçtiğinizde bile ceza yazabiliyor.
  • Meydan’da rastlayacağınız salyangoz çorbası Fransızlardan kültüre geçmiş bir yemektir. Uzaktan kokusu cezbedici olmasa da eğer ilginç bir deneyim yaşamak istiyorsanız bol baharatlı salyangoz çorbalarından denemenizi tavsiye ederim
  • Türk vatandaşlarını vizesiz alsalarda eğer pasaportunuzda İsrail girişi varsa ülkeye almama ihtimalleri yüksek. Yeni pasaporta başvurmanız Fas’a girmek için yeterli olacaktır.
  • Fas eski zamanlardan bu yana bozulmamış rengarenk bir kültürü barındırıyor ve ülke oldukça güvenli. Burada karşılaşacağınız kalabalıkların, curcunanın, göreceğiniz yakınlığın, hayvan kellerinin, kah yemeklerden kah motorsikletlerden çıkan dumanın sizi gerip rahatsız etmesine izin vermeyin. Tüm bu görüntünün ardında aslında yumuşacık bir Fas var, bu yanını keşfedebilirseniz kendinizi şanslı sayın.
Namibya

Namibya

Machu Picchu

Machu Picchu

Los Angeles

Los Angeles

Toskana

Toskana

Marakeş, Fas

Marakeş, Fas

Izlanda

Izlanda

Malta

Malta

Myanmar

Myanmar

Provence

Provence

Moğolistan

Moğolistan

Mardin

Mardin

Japonya

Japonya

Bali, Endonezya

Bali, Endonezya

Avusturya

Avusturya

Dubai

Dubai

Bled Gölü, Slovenya

Bled Gölü, Slovenya

Norveç

Norveç

Yucatan, Meksika

Yucatan, Meksika

Kadim Galeri

Kadim Galeri

Sokaklar Galeri

Sokaklar Galeri

Hayvanlar Galeri

Hayvanlar Galeri

Soyut Galeri

Soyut Galeri

Yemek Galeri

Yemek Galeri

Manzara Galeri

Manzara Galeri

Portre Galeri

Portre Galeri

Simgeler Galeri

Simgeler Galeri

Kudüs, İsrail

Kudüs, İsrail

Mahe, Seyşeller

Mahe, Seyşeller

Kopenhag, Danimarka

Kopenhag, Danimarka

Stockholm, İsveç

Stockholm, İsveç

Endülüs, İspanya

Endülüs, İspanya

Sharm El Sheikh, Mısır

Sharm El Sheikh, Mısır

Londra, İngiltere

Londra, İngiltere

Edinburg, İskoçya

Edinburg, İskoçya

Bakü, Azerbaycan

Bakü, Azerbaycan

Kapadokya

Kapadokya

Pekin, Çin

Pekin, Çin

Beyrut, Lübnan

Beyrut, Lübnan

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Chiang Mai & Bangkok, Tayland

Angkor Wat, Kamboçya

Angkor Wat, Kamboçya

St.Petersburg, Rusya

St.Petersburg, Rusya

Helsinki, Finlandiya

Helsinki, Finlandiya

Petra, Ürdün

Petra, Ürdün

Zürih, İsviçre

Zürih, İsviçre

Kuveyt

Kuveyt

Cape Town, Güney Afrika

Cape Town, Güney Afrika

Zanzibar

Zanzibar

Safari, Tanzanya

Safari, Tanzanya

Santorini, Yunanistan

Santorini, Yunanistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

Agra Jaipur Udaipur, Hindistan

New York & Miami, ABD

New York & Miami, ABD

İtalya

İtalya

Maldivler

Maldivler

Karadağ

Karadağ

Prag, Çek Cumhuriyeti

Prag, Çek Cumhuriyeti

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Sarajevo & Mostar, Bosna Hersek

Dubrovnik, Hırvatistan

Dubrovnik, Hırvatistan