Geçenlerde Amerika’da yaşayan bir arkadaşım Instagram’a neden hem Türkçe hem İngilizce yazdığımı sordu. İngilizce yeterdi, sonuçta herkes İngilizce bilmiyor muydu? Bende büyük bir çoğunluğun İngilizce’yi çok iyi bilmediğini, Türkçe yazmazsam anlaşılır olmayacağımı anlatınca oldukça şaşırdı. Onun şaşırması beni düşüncelere sevk etti. Neden İngilizce konuşmak ve anlamak bu kadar sıkıntıydı? Hele herşeyin İngilizce olduğu bir yüzyılda İngilizce bilmemek dünyadan bir haber olmakla aynı şey değil miydi? Mesela Hindistan’da nüfusun çok büyük kısmı akıcı İngilizce konuşabiliyor, denk geldiğimiz küçük dilenci çocuğun kurduğu İngilizce cümleler unutulacak cinsten değildi. Hint Okyanusu’nda bulunan Seyşeller’de, Namibya’da, Malta’da, Avrupa’nın büyük bir çoğunluğunda, akla hayale gelmeyecek ülkelerin halkı akıcı İngilizce konuşabiliyordu da bizde neden bu büyük bir eksiklikti. Aslında en büyük sebebi ”Speaking” dersinin öneminin kavranmaması ve ezbere dayalı bir eğitim sisteminin dayatılmasından kaynaklanıyordu..

Benim İngilizce ile olan yolculuğuma gelelim isterseniz. Her resmin altına mutlaka hem İngilizce hem Türkçe yazılar yazan Gümüş Pusula İngilizce’yi nerede öğrenmişti? 

Sene 1990, İstanbul’dan Amerika’nın Florida eyaletine taşınıyorduk. O dönemde Amerika’ya sadece bir kaç havayolu uçuyor, o da hangi ülkenin havayolu ise o ülkede bir kaç gün bekleniyordu. Biz Paris üzerinde Air France’la New York’a uçup Paris’te bir kaç gün uçağı beklemiştik. Ben ilkokula henüz geçmişim ve İngilizcem sıfır. İlk cümlem babamdan öğrendiğim ve hostese sorduğum ”Can I have a coke?” oldu. Bu cümleyi kurarken çok utanmıştım ama daha nice cümleler kurmak zorunda kalacaktım haberim yoktu. 

Babam Hava Harp Okulu’ndan pilot olarak mezun olmuş oldukça çalışkan ve ülkesine bağlı bir subaydı. Jet kullanıyordu, uçaktan paraşütle atlıyordu ve tam zamanlı bir babaydı. Annemle nişanlı oldukları dönemde 1 sene Texas’ta kalıp eğitimler alıyor, Amerika ve İngilizce ile erken yaşlarda tanışıyor. Sayesinde benim de hayatım jetlerin kalktığı üslerde, Top Gun filminin setinden fırlamış gibi giyinen, gözlerinde Ray-Ban’leri olan pilot amcaların arasında geçti. Babam daha sonra sağlık sebeplerinden dolayı uçmayı bırakıp, yerden o en büyük aşkı olan uçaklarla ve Türk Hava Kuvvetleri ile ilgilenmeye devam etti. O sıralar THK, Amerika’dan F-16 satın almaya karar veriyor ve babam görevlendiriliyor. 2 senede bir ev değiştirmeye alışkınız, yeni bir taşınma haberi çok normal geliyor belki ama bu sefer Amerika’daki Florida eyaletine. 90 senesinde Florida’ya ulaşması neredeyse bir hafta sürüyor, dönemin teknolojisi o kadar. Babamın İngilizcesi çok iyi onunla ilgili bir sorun yok ama annemle biz neyle karşılaşıcağımızdan habersiz uçağa biniyoruz. Bu arada internet ve cep telefonu yok, yani snap atmak, bloggerlık yok, whatsappdan mesajlaşmalar yok. O zaman uçağa binip Amerika’ya gelmek araba parasına eşit istediğin zaman ülkene gidip gelemiyorsun. Sevdiklerinle telefonda sadece arada 5-10 dakika kadar saati denk getirirsen konuşuyorsun ama genellikle mektupla haberleşiyoruz. Yeni evimizin bulunduğu Macdill Air Force Base’deki (Amerikan Hava Üssü) tek Türk çocuğum. En yakın okula yazdırılıyorum ve öğretmenime Türkçe-İngilizce minik bir sözlük veriyor babam. Eti sizin kemiği bizim şeklinde beni Amerikalı yetkililere teslim ediyor. Öğretmenim zenci ve ben ilk kez zenci görüyorum, konuşulan dili anlamıyorum ama çok da takılmıyorum ne de olsa haftasonları Disneyland’a gidip alacağım Barbie’lerin hayalini kuruyorum. Beni biraz kobay faresi kıvamında inceliyorlar. O yıllar Turkey denilince akıllarına ilk hindi geliyor, o kadar bilinmiyor güzel ülkem. Benimle az alay edilmiyor ”Yellow Turkey” diye. Okulun kütüphanesinde yoğun eğitimlerden ve testlerden geçiriliyorum. Annemin anlattığına göre toplantıda kızınız ”genius” diyorlar. Matematiğim çok iyi toplama, çıkarma, bölme, çarpma standartlarının üstünde. Tabi bilmiyorlar Türk sisteminde hepsini 1. sınıfta sana zorla ezberlettiriyorlar. Yine anneciğimin anlattığına göre 3 ay sonra Amerikalıdan ayırt edilmeyecek şekilde İngilizce konuşmaya başlıyorum. 

Okula gelen Neil Armstrong yani aya ilk ayak basan adam okula gelip elimi sıkıyor ve imza veriyor ben kendimden geçiyorum ve hemen bir karar veriyorum ”Astronot olacağım ve uzaya gideceğim.” Bir de üstüne babam beni o dönem sürekli uzaya gönderilen ”Uzay Mekiklerini” izlemeye götürüyor. Çimenlere yatıp uzaya doğru şiir gibi süzülen dev uzay gemilerini izliyoruz. Ankara’ya geri dönüş yapıyoruz ve ben tamamı dünyanın ilginç köşelerinden gelmiş bürokrat ve asker çocuklarından oluşan bir sınıfa konuluyorum. Amerika’da geçirdiğim 2 sene beni çok değiştirmişti ve en büyük hayalim bu ülkeye tekrar dönmekti ama bilmediğim bu hayalimin gerçekleşmesi için 20 sene daha beklemem gerekiyordu. 

Tabi ki Türkiye’nin uzaya yatırımı hiç bir zaman olmadığı için astronot olma hayalimden gözyaşları eşliğinde vazgeçmek zorunda kaldım. Yabancı kültürler içimi kıpır kıpır yapıyordu, o zaman Çince ya da Rusça öğrenmeliydim ya da Japonca. Bu aşk beni İstanbul Universitesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümüne girmemi sağladı. Tolstoy’u kendi dilinde okumak, Kiril Alfabesini öğrenmek büyük bir ayrıcalık oldu ama konuşma dersine kimse değer vermediği ve ezbere dayalı bir sistemimiz olduğu için Rusçam asla İngilizcem gibi olmadı hatta şu anda ciddi olarak körelmiş durumda. 

Peki İngilizce veya yabancı dili akıcı konuşmak için ne yapmak lazım?

Öncelikle İngilizce öğrenme konusunu ciddiye almalısınız. Benden geçti diyorsanız çocuğunuzun öğrenmesi için biraz gayret göstermelisiniz çünkü eğitim sistemi bunu desteklemiyor yani biraz kendi başımızayız. Ben sırf bunu bildiğimden kızımla 1 yaşından 4 yaşına gelene kadar sadece İngilizce konuştum, evet bunu başardım ve bildiğim tüm kelime haznesini ve aksanı kendisine geçirmeyi başardım. Bu konu hakkında yazımı okumak için burayı tıklayabilirsiniz. 

Dersaneye gitmek destekler ama akıcı konuşmanızı sağlamaz. Kulağın yabancı dili sık duyup, kelimelere ve tonlamalara doyması gerekiyor. En güzel öğrenme yöntemi kulaktan, yani duyarak öğrenme şekli. O kadar etkili ki bir ömür boyu sizinle geliyor. Mümkün olduğunca İngilizce konuşmak ve konuşulan ortamda bulunmak gerekiyor. Bunun için ister yurtdışına gidin, ister arkadaş edinin, şekli size kalmış. Mümkün olduğunca yabancı dizi, Youtube ve film izleyin. Kitap okumak da İngilizcenizi ileri bir seviyeye taşıyacaktır. 

Eğer yapabiliyorsanız mutlaka kısa süreli de olsa tercihen ana dili İngilizce olan bir ülkede yaşayın. Ana dili İngilizce olmayan bir ülke olsa bile olur çünkü konuşmak zorunda kalacağınız dil yine İngilizce olacağından size çok şey katacaktır. Şartlar ve durumlar ne olursa olsun gösterilecek en küçük gayret bile size artı olarak geri dönecektir.

 

 

 

 

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave

SaveSave